Dünya Gözüyle Amerikan Seçimleri
Türkiye ve Kıbrıs seçimlerinin stresi yetmemiş gibi, kurbanlık koyun gibi sonucunu beklediğimiz bir seçim daha var önümüzde. Amerika’da bulunduğum için söylemiyorum; gerçekten tüm dünyanın gözü salı günü yapılacak ABD seçimlerinde.
Yonca Özdemir
04/11/2024 09:10
Öncelikle tekrardan merhaba!
İşlerimin yoğunluğundan dolayı yazılarıma neredeyse üç aydır ara vermiştim. Halen yoğun olmama rağmen artık bu araya son vermem gerekiyor çünkü yazmasam çıldıracağım gibi hissettiğim bir evreden geçiyorum!
Nitekim, Türkiye ve Kıbrıs seçimlerinin stresi yetmemiş gibi, kurbanlık koyun gibi sonucunu beklediğimiz bir seçim daha var önümüzde. Amerika’da bulunduğum için söylemiyorum; gerçekten tüm dünyanın gözü salı günü yapılacak ABD seçimlerinde.
***
Bu seçim dünya için neden bu kadar önemli? Öncelikle tabi ki dünyanın süper gücü olan Amerika’da kimin başkan olacağı her zaman tüm dünya için önemli olmuştur. Lakin son zamanlara kadar kimin başa geçtiği çok da büyük bir fark yaratmamaktaydı. Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasında dış politika konusunda çok bariz bir fark bulamazdınız. Fakat bu durum George W. Bush döneminde değişmeye başladı. Bush’un başkanlığı döneminde (2001-2008) 9/11 terör saldırısı sonrası izlediği saldırgan dış politika, özellikle de Irak’ın işgali, bugün dünyada yaşanan sıkıntıların başlangıç noktası olmasa da Amerika’nın ve dünyanın kötü gidişatını oldukça hızlandıran bir faktör oldu. Zamanında Irak’ın işgaline karşı çıkmış nadir senatörlerden biri olan Obama’nın başkanlığının çok farklı olacağı düşünülmüştü. En azından vaat ettiği oydu. Obama’nın dış politika stratejisi Amerika’nın dünyada fazlaca yayılmış askeri varlığını azaltmak ve özellikle de Irak ve Afganistan gibi askeri kayıpların çok olduğu ve Amerika bütçesine de fazlaca yük olan yerlerden çıkmak üzerine kurulmuştu. O daha çok ekonomi ve ırksal eşitsizlik gibi iç meselelere yoğunlaşmayı planlamıştı ama ne yazık ki ‘Arap Baharı’nın başlaması ile bu planlar biraz başka bahara kalmış oldu. Obama döneminde Amerika asker sayısını azaltmaya ve özellikle Orta Doğu bataklığına doğrudan müdahil olmaktansa yerel müttefikleri kuvvetlendirmeye çalıştı ama sonuçta Obama da kendini Amerikan müdahaleciliğinden kurtaramadı. 2016’da “America first” (Önce Amerika) sloganıyla başkan seçilen Trump’ın dış politikasını tanımlamak ise çok zor. Öncelikle “Trump herhangi bir program izledi” demek imkânsız. Uzun süre Kuzey Kore lideri Kim Jong Un ile flört edip sonunda iki ülke arasındaki durumu daha da kötüleştirmeyi başardı. Obama gibi Amerikan askerlerini geri çekmeye söz vermişti ama o da bunu yapmayı tamamen başaramadı. İran’la ilişkilerde Obama dönemine kıyasla çok daha şahin bir tavır takındı ve en kötüsü Amerika’nın İsrail elçiliğini bir çırpıda Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı ki bunun Filistinliler için ne anlama geldiği açıktı. Tabi en önemlisi, “Amerika’ya imalat sektörünü geri getireceğim” diyerek Çin ve diğer bazı ülkelerden (Avrupa ve Türkiye dahil) gelen mallara karşı gümrük vergilerini yükseltti. Bu da dünya çapında ticari savaşların başlamasına sebep oldu. Üstüne üstlük Amerika’yı küresel ısınmayı durdurmak amacı güden Paris Anlaşması’ndan çekti ki Amerika dünyada küresel ısınmaya en çok katkı sağlayan ikinci ülke. Ayrıca Putin ve Orban gibi dünyanın otoriter liderleriyle samimiyeti, kendisinin de otoriter karakter sahibi olması ve insan haklarını zerre kadar önemsememesi sebebiyle Trump döneminin bir olumsuz etkisi de küresel otoriter rejimlerin ve sağ popülizminin daha da ivme kazanması oldu. Özetle, Trump dönemi Amerika’nın küreselleşme ve küreselleşmeye liderlik etme emellerinden vazgeçtiği ve dolayısıyla dünya için de küreselleşmenin gerilemeye başladığı bir dönem oldu. Biden dönemi ise dış politika konusunda Amerika namına dişe dokunur hiçbir başarının sağlanmadığı biraz da şanssız bir dönem. Şanssız diyorum, çünkü bu dönem Ukrayna savaşı ve Gazze katliamı gibi iki büyük felaketi içeriyor. Bu iki felaketin ortaya çıkması elbette öngörülmemişti. Ancak Biden dönemi başarısızlıkları 2001’de Amerika Afganistan’dan çekilirken yaşanan büyük hezimet ile zaten başlamıştı. Amerikan ordusunun Afganistan’daki 20 senelik işgali eskisinden de beter bir Taliban hükümetinin tekrar başa geçmesi ile son buldu. Irak deseniz artık İran’a çok daha yakın. Fakat Biden dönemine esas damgayı vuran kuşkusuz Rusya’nın Ukrayna saldırısı oldu. Amerika doğrudan bu savaşa müdahil olmadıysa da aktif olarak Ukrayna’ya destek politikası izlendi. Kimi zaman kongredeki Cumhuriyetçiler tarafından engellenmeye çalışılsa da Ukrayna’ya askeri yardım aktı. Bu dönemde Trump döneminde yara alan transatlantik, yani Avrupa ile ilişkiler de onarılmaya çalışıldı. İki tarafın da popülizmden mustarip ve dağınık halde olduğunu düşünürseniz ilişkiler onarıldıysa da eski önemini kaybetmiş gözüküyor. Biden dönemine damgasını vuran ikinci olay da tabi ki Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısı, ardından gelen İsrail’in soykırıma varan Gazze savaşı ve şimdi de Lübnan’a kadar uzanan saldırıları. Biden hükümetinin hem Amerika içinde hem de uluslararası platformlarda İsrail’e verdiği koşulsuz destek herkese “Artık bu kadarı da olmaz,” dedirtti. Tüm uluslararası ve insani değerlerin yerle bir olduğu bu dönemde artık Amerika’nın ahlaki üstünlüğünden bahsetmek ya da ahlaki üstünlük taslamasına tahammül etmek imkânsız halde geldi. Sonuçta eğer Amerika’nın Trump sonrası biraz dünya liderliği vasfı kaldıysa bunu da bu son bir yılda yitirdi diyebiliriz. Amerika son bir yıldır seçimleri de fırsat bilen Netanyahu’nun elinde oyuncak oldu. Tabi en büyük seçim bağışlarını Yahudi lobisi AIPAC yapıyor. AIPAC İsrail’i eleştiren herhangi bir politikacıyı, üniversiteyi ya da uluslararası kurum yetkilisini de affetmiyor, hepsinin peşine düşüyor. Sonuçta son yıllarda Amerika, İsrail gibi küçücük bir ülkeye lafını geçirmekten aciz olmanın yanı sıra artık Türkiye ve Ürdün gibi ülkelerin de kolayca tavır aldığı bir ülke konumuna düştü. Her şeye rağmen Trump seçilse daha mı iyi olacak? Tabi ki hayır. Trump otoriter karakterinin yanı sıra uzmanlara kulak asmayan, her konuda kafasına göre takılan ve en kötüsü ne yapacağı hiç belli olmayan dengesiz bir popülist. Güya savaşları sevmediğini ve kendi başkan olsa Ukrayna ve Filistin savaşlarının olmayacağını iddia ediyor ama tabi ki bu doğru değil. Tekrar başkan olduğu takdirde diğer ülkelere Amerika’nın yaptığı askeri yardımları kesmeyi planlıyor. Bunu tam başaramasa da askeri yardımları azaltacağı kesin. NATO’yu dağıtmasa da önemsizleştireceği de kesin. Bu durumda ikinci Trump döneminden en zararlı çıkan ülke kesinlikle Ukrayna olacaktır, en karlı çıkan ise Rusya. Çin endişeli, çünkü onları da daha fazla gümrük vergileri bekliyor. Bunu tahmin eden Çin zaten artık mümkün olduğunca iç pazarına odaklanmaya çalışıyor. İsrail de Trump’tan memnun kalacaktır. Trump’ın damadı ile yakın arkadaş olan Netanyahu’nun eli yeni bir Trump döneminde daha rahatlayacaktır. Biden İsrail’e desteği sürdürse de en azından perde arkasından bir baskı uygulamaya çalışıyordu. Trump yeni başkanlığında Netanyahu’ya sadece “hadi artık işi çabuk bitir” diyecektir. Bunun tam bir etnik temizlik ile sonuçlanması ise kendisini hiç üzmeyecektir. Türkiye ve benzeri otokratik orta kuvvetteki güçlerin liderleri kendilerine benzediği için Trump’ı tercih etse de 2018’deki rahip Brunson ve ardından gelen finansal krizi unutmayalım. Kanımca, dengesiz bir Amerika liderinin Rusya hariç kimseye bir yarar getirmeyeceği aşikâr. Eğer Trump kaybeder ve Kamala Harris seçilirse ne olacak? Pek de yeni bir şey olmayacak. Harris genel hatlarıyla Biden politikalarına devam edecek. Bir ümit belki Netanyahu’nun kulağını daha çok bükmeye çalışacak ama İsrail’i durdurma dirayetini o da gösteremeyecek. Ukrayna’yı desteklemeye devam edecek fakat Cumhuriyetçilerin daha da güçlendiği senato ve kongrede bu yardımları geçirmekte daha çok zorlanacak. Zaten yardımlara rağmen Ukrayna’nın savaşı kazanması çok zor görünüyor. Çin biraz daha az endişeli olmakla birlikte mallarını Amerika’ya satmaya zorlanmakta devam edecek çünkü bu konudaki Biden politikası da Trump’dan çok farklı değildi.***
“Peki, Kıbrıs ne olacak?” diye soranları duyar gibiyim. Derdiniz Kıbrıs’ta çözüm ise tabi ki bu konuda hiçbir şey olmayacak. Dünyada bu kadar büyük krizler yaşanırken kimse pek Kıbrıs sorunu ile ilgilenmeyecek. Bu Kıbrıs önemli değil demek değil tabi ki. Geçen hafta Biden Washington’da Hristodoulides ile görüştü. Bu ziyaret, tarihi bir öneme sahip çünkü bu görüşme 1996 yılında Başkan Glafkos Kleridis’in dönemin Amerika başkanı Clinton ile bir araya gelmesinden bu yana bir Rum liderin Beyaz Saray’a yaptığı ilk resmi ziyaret niteliğini taşıyor. Tabi ki bu görüşmenin amacı Kıbrıs sorununu çözmek değildi. Her ne kadar Biden iki bölgeli, iki toplumlu bir federasyonu desteklediğini yinelese de esas konu Orta Doğu idi. Gazze’ye ve Lübnan’a en yakın Avrupa ülkesi olarak Kıbrıs’ın hava ve deniz limanları Amerika için çok önemli. Savaşın Lübnan’a sıçraması ve İran’a sıçrama olasılığı Biden hükümetini o kadar telaşlandırmış olmalı ki, seçime sadece altı gün kala ve seçim öncesi yapılan son yabancı lider görüşmesi olarak Hristodoulides ile görüşmeyi tercih ettiler. Her iki lider de açıklamalarında Kıbrıs’ın bölgesel güvenlik ve insani yardım çabalarında güvenilir bir ABD müttefiki olma niyetini vurguladı. Sanırım bu Kıbrıs Cumhuriyeti ve Amerika’nın en fazla yakınlaştığı dönem. Bu aynı zamanda Kıbrıs ve Rusya arasındaki ilişkilerin de en soğuduğu döneme denk geliyor. Yani dengeler hızla değişiyor.***
Son verilere göre Harris ve Trump inanılmaz başa baş gidiyor. Seçimin sonucunu kestirmek pek de mümkün değil ama benim görebildiğim kadarıyla Harris ‘in oyları son aylarda biraz düştü ve Trump çok az farkla önde. Zaten seçimi en çok oyu olan aday değil, en fazla eyaleti alan (seçmenler kurulu aracılığıyla) kazanacak. 50 eyaletin 43’ünü hangi partinin alacağı zaten belli. Seçimin sonucu belirleyecek yedi belirsiz eyaletin dördünde (Arizona, Georgia, Kuzey Carolina ve Nevada) Trump, ikisinde (Wisconsin ve Michigan) Harris önde gözüküyor. Seçimin sonucunu Pennsylvania eyaleti belirleyecek diye düşünüyorum. Pennsylvania’da yapılan son anketler Trump’ı kıl payı önde gösteriyor. (Ömrümün 8,5 yılının geçtiği Pennsylvania’nın nasıl gittikçe Cumhuriyetçileştiğini görmek de beni bizzat üzüyor.) Ben Michigan’dan da emin olamıyorum. Amerika’da en yoğun Arap nüfus orada ve haklı olarak Biden hükümetini ve demokratları İsrail desteği sebebiyle affetmiyorlar. Dolayısıyla seçimlerden pek ümitli değilim ama Trump’lı bir Amerika’ya da hazır değilim. Salı akşamı (ya da çarşamba sabahı) güzel bir sürprize uyanmayı ümit etmek istiyorum. Güzel bir sürpriz dediğim şeyin de aslında bugünkü kâbustan (özellikle Filistin konusunda) başka bir şey olmadığını biliyorum. Sanırım şimdilik bu kâbusu olası daha kötü bir felakete tercih ediyorum. Bunu Amerika’daki bir göçmen olarak değil bir dünya vatandaşı olarak söylüyorum. Peki, Trump’ın seçilmesi ya da seçilememesi Amerikalılar için ne ifade edecek? Bunu da seçim sonuçlarını da gördükten sonra bir sonraki yazımda ele alacağım. Seçimden önceki bu son günde endişeyle yarını bekliyorum! YAZI/ YONCA ÖZDEMİR