Terörsüz Türkiye: Sembolik jestten kalıcı çözüme?
Yıllardır süren çatışmalarda binlerce insanın hayatını kaybettiği, ülkenin büyük bedeller ödediği bu sorunun sona erme ihtimali toplumda umut yarattı. Ancak bu umut kalıcı bir barışa dönüşecek mi?


Türkiye bu hafta tarihi gelişmelere sahne oldu. Yaklaşık yarım asırdır süren PKK terörü, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çağrısının ardından örgütün tek taraflı fesih kararıyla yeni bir döneme girdi. 11 Temmuz sabahı Kuzey Irak’ta düzenlenen sembolik törende, dağdan inen militanlar silahlarını yaktı.
Yıllardır süren çatışmalarda binlerce insanın hayatını kaybettiği, ülkenin büyük bedeller ödediği bu sorunun sona erme ihtimali toplumda umut yarattı. Ancak bu umut kalıcı bir barışa dönüşecek mi?
Çoğu kişi gibi benim de bu konuda çeşitli kuşkularım var. Zira hem bu süreci destekleyecek gerekli adımların atılmadığını görüyoruz hem de Türkiye’de demokrasinin derin bir krizden geçtiği bir dönemde barışın temenni sınırlarını aşması kolay görünmüyor.
***
Siyaset Bilimi literatüründe barış kavramını “pozitif barış” ve “negatif barış” olarak ikiye ayırırız. Negatif barış, çatışmaların sona ermesi, yani silahların susması anlamına gelir.
Pozitif barış ise çok daha derin bir süreci ifade eder: Çatışmaya yol açan haksızlıkların, adaletsizliklerin giderildiği, taraflar arasında gerçek bir toplumsal uzlaşının sağlandığı kalıcı barış halidir.
Bugün Kıbrıs’taki durumu bu açıdan örnek gösterebiliriz. Adada silahlar susmuş olsa da taraflar arasında hâlâ bir uzlaşı sağlanamamıştır. Yani orada negatif barış var, ama pozitif barış yok.
“Terörsüz Türkiye” süreci de şimdilik sadece negatif barış düzeyinde seyrediyor. Silahların bırakılması önemli bir adım, ancak bunun kalıcı barışa dönüşüp dönüşmeyeceği henüz belirsiz. Üstelik PKK’nin fesih kararının detayları da kamuoyuyla şeffaf biçimde paylaşılmış değil.
Silahların tamamı mı bırakıldı, yoksa sadece sembolik bir kısmı mı? Bu kararın arkasında bir siyasal ya da hukuksal mutabakat var mı? Yoksa TC hükümetinin iddia ettiği gibi bu adım tamamen tek taraflı mı?
Tüm bu sorular şimdilik yanıtsız. Oysa bu sürecin pozitif barışa evrilmesi için şeffaf, kapsayıcı ve güven verici olması hayati önem taşıyor. Ayrıca Kürt sorununun kalıcı biçimde çözülebilmesi için silahların susması tek başına yeterli değil; çok daha kapsamlı ve derin adımlar atılması gerekiyor. Türkiye’deki mevcut süreç ise şimdilik daha çok sembolik bir düzeyde ilerliyor.
Kolombiya gibi diğer çatışma sonrası barış süreçlerinden de gördüğümüz üzere, kalıcı barış için yalnızca çatışmanın tarafları değil, meclisteki siyasetçiler, sivil toplum örgütleri, diaspora gibi tüm paydaşların sürece dâhil edilmesi gerekir. Bu, yalnızca silah bırakmakla sınırlı olmayan, aynı zamanda barışın toplumsal zeminde inşasını hedefleyen çok boyutlu bir uzlaşma süreci olmalı.
Bu çerçevede; silah bırakanların topluma kazandırılması, siyasi tutukluların serbest bırakılması, asker ve polis gibi güvenlik güçlerinin reformdan geçmesi, insan hakları izleme komitelerinin kurulması, geçiş dönemi adaleti kapsamında tarafların geçmişle yüzleşmesi ve toplumsal onarım gibi adımlar hayati önem taşır. Aynı zamanda ekonomik ve sosyal kalkınma projeleriyle sürecin desteklenmesi de barışın sürdürülebilirliği açısından kritiktir. Yani, gerçek bir barış süreci, sadece silahı bırakandan değil, devletten de dönüşüm talep eder. Devletin bu süreçte siyasi tutuklular konusunda adım atması, teslim olacaklar için yasal güvenceler sunması, yeni demokratik düzenlemelere gitmesi ve barışı kurumsallaştıracak yapılar inşa etmesi gerekir.
Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cumartesi günü “tarihi konuşma” olarak duyurulan ama içeriğiyle bu beklentiyi karşılamayan açıklamasında en çok vurguladığı nokta, PKK ile herhangi bir pazarlığın yapılmadığıydı. Konuşma, büyük ölçüde AKP’nin kendi tabanını yatıştırmaya yönelik hazırlanmıştı ve Kürt seçmeni cezbedebilecek hiçbir mesaja yer verilmedi.
Oysa barış, uzun ve zorlu bir süreçtir; sadece bir tarafın ödün vermesiyle ilerlemesi mümkün değildir. Kalıcı barış ancak karşılıklı güven, diyalog ve samimi adımlarla inşa edilebilir.
***
İkinci olarak şu soru akıllara geliyor: Demokratikleşme olmadan barış nasıl sürdürülebilir?
Abdullah Öcalan’ın geçenlerde yayımlanan videosunda, Kürt hareketinin bundan sonra “demokratik bir toplum için mücadele” yürüteceği ifade edildi. Henüz netleşmemekle birlikte, yeni bir Kürt partisinin kurulacağı ve DEM Parti ile birleşeceği iddiaları da gündemde.
Ancak kafaları asıl karıştıran şu: Türkiye, yakın tarihinin en ağır demokrasi krizlerinden birini yaşarken, Öcalan tam olarak nasıl bir demokratik mücadele öngörüyor? Başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere pek çok siyasetçi, gazeteci ve aktivist hâlâ cezaevindeyken, hukuk devleti fiilen askıya alınmışken, hem DEM’li hem CHP’li belediyelere kayyum atanmış ve başkanları hapsedilmişken, hatta seçimlerin bile artık garanti görülmediği bir ortamda demokrasiye nasıl bir mücadele ile ulaşılacak? Kaldı ki DEM Parti ve benzeri yapılar zaten uzun süredir siyaset içinde zorlu bir demokratik mücadele veriyor. Fakat mevcut otoriter yapı, bu mücadelenin önünü açmak bir yana, tanıma kapasitesinden dahi yoksun görünüyor.
Bu süreçle ilgili yaygın bir söylem, artık Kürt partilerinin ve temsilcilerinin terörle ilişkilendirilmeden daha rahat siyaset yapabileceği yönünde. Ancak otoriter popülist rejimlerin rakiplerinden düşman yaratma refleksinin güçlü olduğunu biliyoruz. Terörizm, vatan hainliği veya “dış güçlerle işbirliği” gibi suçlamalar, bu tür rejimlerin en sık başvurduğu propaganda araçlarından biri. Buna engel olabilecek tek şey ise gerçek bir demokrasi ve bağımsız bir hukuk sistemidir—ki Türkiye’de bunların varlığından söz etmek artık pek mümkün değil.
Popülist otoriter rejimlerin, güvenlik söylemleriyle toplumu nasıl kutuplaştırdığı ve muhalefeti “güvenlik tehlikesi” olarak kodladığı bilinen bir gerçek. 2023 seçimlerinde Yeşil Sol Parti’nin Kılıçdaroğlu’nu desteklemesi, 2024 yerel seçimlerinde CHP ile iş birliği yapması, her iki partinin de “terörle ilişkilendirilmesi” için yeterli görülmedi mi? CHP’li belediyeler bile bugün AKP tarafından “organize suç örgütü” olarak tanımlanabiliyorsa, hükümetin PKK’nın ortadan kalkmasıyla birden demokrasi ve barış eksenine kayacağını düşünmek hayli naif olur.
Ayrıca, Öcalan’ın sözünü ettiği ademi merkeziyetçi yönetim modelleri ya da özerklik taleplerinin iktidar kanadında bir karşılığı var mı? Suriye’deki federasyon önerilerine dahi sert tepki gösteren bir hükümetin içeride bu tür taleplere ne derece açık olabileceği ciddi bir soru işareti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cumartesi günü yaptığı konuşmada dikkat çeken bir diğer ifade ise şuydu: “Şimdi AKP, MHP, DEM en azından üçlü olarak bu yolu beraber yürüme kararı verdik.” Bu cümle Erdoğan’ın süreci ilk kez açıkça sahiplendiği yönünde yorumlandı. Öte yandan, aynı cümle DEM Parti’nin Cumhur İttifakı’na katıldığına dair bir ima içeriyordu. Bu ise DEM Parti tarafından hızla yalanlandı ve bu birlikteliğin sadece bir "süreç ittifakı" olduğu vurgulandı. Tam da bu noktada, sürecin en başından bu yana bazı kesimlerin şüpheyle yaklaşmasına neden olan bir ihtimal tekrar gündeme geliyor: Tüm bu barış süreci, Erdoğan’ın anayasa değişikliği yoluyla iktidarını uzatmasının aracı mı olacak? Bu soruyu sormak, DEM Parti’nin böyle kirli bir teklife evet dediği ya da naifçe sürecin parçası hâline geldiği anlamına gelmez; fakat AKP ve DEM’in sürece farklı siyasi motivasyonlarla yaklaştığını gösterir. Kürt hareketi Türkiye’deki demokratik eksikliklerden en çok nasibini almış bir hareket olarak herhalde bu konularda en az saflık yapacak taraftır. Nitekim DEM Parti, CHP’li belediyelere yönelik kayyum uygulamalarına sessiz kalmamakta ve CHP’siz bir demokrasi olmayacağının farkında olduğunu da açıkça ifade etmektedir. CHP de 19 Mart’tan bu yana yaşadıklarıyla, otoriter rejimin sadece belirli aktörleri değil, karşısında rakip ya da engel olarak gördüğü her yapıyı hedef aldığını bizzat deneyimlemiş durumda. Bu nedenle, “terörsüz Türkiye” sürecine başından beri destek vermiş, ucuz milliyetçi popülizme de yönelmemiştir. DEM ve CHP’nin barış için birlikte durması, Türkiye’de demokrasi mücadelesinin sürdürülebilirliği açısından kritik önemdedir.
***
Son olarak bir de sürecin uluslararası ilişikler kapsamında yorumlamasını yapmak isterim ki sanırım Erdoğan’ın cumartesi günü yaptığı konuşmanın en kafa karıştırıcı noktalardan biri de bu oldu. Zira sürecin asıl şekillendiricisinin Orta Doğu’daki gelişmeler olduğuna inananların sayısı hiç de az değil. Suriye’de yaşanan rejim değişikliği bu açıdan kritik bir dönemeçti. Yeni HTŞ yönetiminin mart ayında SDG ile yaptığı anlaşma, orada da Türkiye’deki sürece paralel bir çözüm arayışının başladığına işaret ediyordu. ABD’nin şu an YPG’nin silah bırakıp Suriye ordusuna entegre olmasını destekliyor gibi görünmesi de bu denklemde dikkat çekici bir unsur. Ancak görünen o ki, sahadaki dengeler hâlâ tam anlamıyla oturmuş ve sular durulmuş değil.
İsrail’in Orta Doğu’da kurmayı hedeflediği hegemonya, çevresindeki hiçbir ülkenin ona meydan okuyacak güce sahip olmamasını gerektiriyor. Bu çerçevede, son yıllarda giderek daha fazla “Kürt kartı”nı devreye sokan İsrail’in, Türkiye ya da bölgedeki diğer ülkelerin Kürt halklarıyla barış içinde yaşamasını arzuladığını düşünmek gerçekçi değil. Bu tabloyu gören Türk istihbaratının da süreci destekliyor olması tabi ki ihtimal dahilindedir.
Lâkin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasında yalnızca İsrail’e karşı uyarılar yer almadı. Aynı zamanda Türk-Kürt-Arap birliğinden söz etti; Kudüs, Bağdat ve İstanbul gibi geçmişin fetihleriyle özdeşleşmiş şehirleri anarak, adeta yeni Osmanlıcı bir söyleme geri döndü. Kullandığı “Kudüs ittifakı” ve “Malazgirt ruhu” gibi ifadeler, bu söylemin ümmetçi bir perspektifi de içerdiğini düşündürüyor. Tüm bu söyledikleri İsrail’in bölgesel hedeflerine karşı bir duruş mu, yoksa iç kamuoyuna dönük popülist bir çıkış mıydı, henüz belirsiz. Ancak net olan bir şey var: Erdoğan’ın temel hedefi, “büyük bölgesel lider” imajıyla iktidarını pekiştirmek. Bu da CHP ve DEM Parti’nin savunduğu demokrasi, hukuk ve barış hedeflerinden oldukça farklı bir çizgiye işaret ediyor.
***
PKK’nin silah bırakma kararı, olumlu bir adım olarak tarihe geçmiştir. Fakat bu adımın kalıcı barışa dönüşebilmesi, ancak demokratikleşmenin, eşit vatandaşlık kavramının, hukukun ve toplumsal yüzleşmenin eş zamanlı biçimde yürütülmesiyle mümkün olabilir. Şu an için böyle bir iradenin somut işaretleri ortada yok. “Terörsüz Türkiye” sürecinin şiddeti sona erdirme potansiyelini umutla karşılamakla birlikte, kalıcı barışın önündeki ciddi engelleri görmezden gelmek de fazlasıyla iyimser bir tutum olur.
Her şeye rağmen bu önemli adım Türkiye’nin geleceği ve barışı özleyen herkes için hayırlı olsun!