Basın Kamuoyu Oluştururken Gerçekten Hassas Davranıyor Mu?
None
Bilindiği gibi medya diye de adlandırdığımız kitle iletişim araçlarının doğuşu ile birlikte, mülkiyet sahiplerine sosyo-kültürel bağlamda büyük sorumluluk düşmüştür. Mülkiyet sahipleri derken medyayı elinde bulunduran güçler ve medya yayın-yayımlarında söz sahipi olan kişiler kastedilmektedir. Bu nedenledir ki toplum üzerindeki yaptırım gücünün yadsınamayacak kadar güçlü olması ile medya bir zaman sonra 4. Kuvvet olarak da adlandırılmaya başlanmıştır. Yasama, yürütme ve yargıdan sonra, toplum ve toplumsal olaylar bağlamında sahip olduğu etkin gücü beraberinde hayati önem taşıyan sorumlulukları da getirmiştir. Birçok akademisyen tarafından, bu kuvvetin; yasama, yürütme ve yargıdan dahi önce gelebildiği çeşitli araştırmalarca ortaya atılmış olunsa da, bugün sizlerle hangi gücün önce geldiği veya gelmesi gerektiği üzerine konuşmaktan ziyade söz konusu iktidar ve mülkiyet sahiplerinin, dolayısı ile de medyanın üzerine düşen sosyo-kültürel sorumluluklarını ne denli yerine getirebildiği üzerine konuşmayı tercih ediyorum.
Eleştirel akımdan yetişen bir akademisyen ve iletişim bilimci olarak, gerek akademik gerekse de bilgilendirici birçok yazı ve konuşmamda, medyanın günümüz şartlarında “bilgilendirme ve eğitme” görevlerini ikincil vazifelerinin arasına yerleştirmesi, buna paralel olarak da gelişen kapitalist düzene büyük katkı sağlayan bir pazar alanı oluşturmasını irdelemişimdir.
Kuzey Kıbrıs basının siyasi gazetecilik ve ticarileşme evresini beraber yaşattığı defalarca da tarafımdan ileri sürülmüştür. Bu aslında bir bakıma, ifade ve düşünce bağlamında çok renkliliği gösterirken bir taraftan da demokratik yapısına gönderme yapmaktadır. En azından muhalif yayın organları siyasi iktidar ilişkileri bağlamında susturulmaya çalışılmıyor veyahut ta ifade, düşünce suçundan dolayı yargılanmıyor. Bardağın dolu tarafına bakmaya devam edecek olursak, bu olay dünya ülkelerinde yavaş yavaş yok olurken, ısrarla taraflarınca varoluşumuzun dahi kabul edilmediği ülkelerin birçoğundan çok daha fazla demokratik bir yapıya sahip olduğuna da işaret ediyor. En azından enformasyon alma ve verme bağlamında. Her zaman altını çizmeye çalıştığım gibi ben demokrasiyi bir yönetim biçimi olarak ele almaktan ziyade bir yaşam biçimi olarak tanımlama taraftarıyım. Ancak genelde kabul gören bir tanıma da saygı duyduğumu da belirtmek isterim.
Kuzey Kıbrıs basını konusuna, herkesin fark edebileceği bir konuya başka bir perspektiften bakmak bugünkü yazımın temelini oluşturmaktır. Siyasi bağlamda çok sesliliği ve bu bağlamda da okuyucunun “enformasyon” alma ihtiyacını karşılayıp, bu başat insani haklarından birini tatmin etmesi başka birincil sorumluluklarını ikinci plana atma hakkı vermemekte.
Sosyalleşme sürecinin bir parçası olarak da değerlendirilebilecek basın, bireylere gerek sosyo-kültürel gerekse de ekonomik ve siyasal bağlamda “gayriresmi” de olsa eğitim vermektedir. Örneğin birçok eğitim kurumunun müfredatında “genel kültür” dersi yer almamakta, ancak kamu sınavları dahil olmak üzere birçok “giriş” sınavında bireyin genel kültürü kriter olarak aranmakta. Zira bu “gayri-resmi” ders de ancak “dünyadan” haberdar olmamızı sağlayan medya tarafından sunulmaktadır.
Herhangi bir haber veya bilgiyi okuyucuları ile buluşturan basın, “ne” sunduğu konusunda ne kadar hassasiyet gösterme sorumluluğu taşıyorsa en az bir o kadar da “nasıl” sunduğuna da dikkat etmelidir. Diğer bir deyişle gündemi belirleme konusunda ne kadar kamunun nabzını ölçüyorsa (!) veya ölçmek durumunda ise bir o kadar da kamuoyu oluşturma konusunda sorumlulukları olduğunu tüm medya çalışanlarının bilmesi gerekmektedir.
Bir basın mensubu, meslek hayatına atılırken başta insan hakları evrensel beyannamesi ilgili ilkeler olmak üzere, gerek uluslararası arenada gerekse de model alınan ülke genelinde kabul görmüş olan meslek ilkelerini bilmek durumundadır. Nasıl ki doktorlar, Hipokrat yemini ile her koşulda insan sağlığını koruyacağına dair and içerlerse, farklı boyutlarda insanın hayatında tıp kadar etki edebilecek “medya” alanındaki bir işe baş koymaları da alanın etik değerleri bağlamında, bu sorumluluğu üstlendiğine anlamına gelmektedir.
Tüm bunlar ışığında yayınlarında hiç kimsenin, ırk, cinsiyet, sosyal düzey ve dinî inançları nedeniyle kınanamayacağını ya da aşağılanamayacağını bilen basın mensubu, ayni zamanda düşünce, vicdan ve ifade özgürlüğünü sınırlayıcı; genel ahlak anlayışını, din duygularını, aile kurumunun temel dayanaklarını sarsıcı ya da incitici yayın yapılamayacağını da bilir . Ancak ne var ki, basın meslek ilkelerinden bilhassa iki tanesinin Kuzey Kıbrıs basınında “ihlal” edildiğini veya daha yumuşak bir söylemle ifade etmek gerekirse “ihmal” edildiğini gözlemlemekteyim. Elbette ki bu sadece Kuzey Kıbrıs’a has bir ihmal değildir ancak bir diğerini eleştirebilmek için öncelikle özeleştirimizi yapmamız gerektiğine yürekten inanmaktayım. Söz konusu “ihmal” edilen basın ilkelerinden bir tanesi; “suçlu olduğu yargı kararıyla belirlenmedikçe hiç kimsenin “suçlu” ilân edilemeyeceği” gerçeğidir. Çeşitli dönemlerde, farklı farklı gazetelerde gözlemlediğim bir “ihlal” veya “ihmal”, bu maddenin dikkate alınmaması. Olayın patlak verdiği günün ertesi günü veya akabinde basılan ilk sayıda “haberi okuyucusuna ilk ulaştırabilen” olma kaygısı ile gazeteler olayı manşetten verirken, kullandığı söylemle “yargı” kararından önce okuyucunun kendi (!) yargısını oluşturmasına sebebiyet vermekte ve konu ile ilgili kamuoyu oluşturabilmektedir. Dolayısı ile sadece “yargı” veya yargılama içeren konular değil, toplumun bilinçlenmesine ışık tutabilecek konularda dahi “kamuoyu” oluştururken eğitici ve objektif bir yol izlemesi gerektiğine inanmaktayım.
Bu üslubun kapsamına aldığı “yargı” ve yargılama içeren haber veya haber manşetlerinin içerisinde bir diğer basın ilkesi olan “kişinin özel hayatının toplum çıkarına olmadığı sürece deşifre edilmesi” konusundaki hassasiyeti de barındırmaktadır. Diğer bir deyişle, kamu çıkarı söz konusu olmadığı durumlarda kim isterse olsun; ister kadın ister erkek, isterse de çocuk, haber malzemesi haline getirilmemelidir. Eğer ki söz konusu kişinin karıştığı olay kamu çıkarını tehdit etmiyorsa, bilhassa herkesin birbirini tanıdığı veya bildiği küçük toplumlarda, böyle bir konuya diğer toplumlardan daha fazla özen gösterilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Kısacası gazetenin trajını yükseltmek gibi “ucuz” bir nedenle kim isterse olsun pazarlamanın “meta”sı haline getirilmemelidir. Hele de konu bilhassa çocuk ve çocuğa yönelik bir olay ise. Söz konusu olay çocuğun karışmış olduğu, ister tecavüz, ister taciz isterse de yasadışı bir vaka olsun, topluma yeniden kazandırılma hususunda “küçük toplumda” yaşamanın beraberinde getirdiği güçlüklerle yüzleşmek zorunda kalacak olan “çocuğun” bu süreci çok daha zor geçirmesine katkıda bulunmak ne denli etik bir davranış olabilir ki...
Veyahut ta halihazırda yaşanmış olan bir travmanın, ömür boyunca çevre tarafından bilinmesi gerçeği ile, geçmişinin bir gölge gibi onu takip etmesine sebebiyet vermek ne kadar sosyal sorumluluk kapsamında irdelenebilir...
Toplumun olaya karışan “yetişkin” ile ilgili bilgilendirilmesi, potansiyel bir “suç” konusunda halkı uyarmak bağlamında geçerli bir neden olarak görülebilirken, yine de söz konusu kişi veya olay hakkındaki haberin “söylemi” konusunda yine hassasiyet gösterilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Zira halkı bilgilendirme ve eğitme amacının altında yatan neden okuyucunun bilinç düzeyini yükseltmek ama bunu yaparken de mümkün olduğunca objektif ve doğru bir şekilde yapmaktır.
Bu bağlamda basına ve basın mensuplarına her bir medya çalışanı gibi, her türlü sosyal hizmet içeren kurum kadar büyük bir sorumluluk ve görev düştüğüne inanmaktayım. Tabi bu bilinçlenme ve bilgilenmenin diğer bir yüzü “bilinçli” ve “eleştirel” okur olabilmekten de geçmektedir. Bir başka yazıda da “bilinçli okur” olabilmeyi konuşmak üzere bilinçli, aydınlık yarınlar dilerim...