Trump’ın Venezuela operasyonu: Bolivarcı devrimden, yeniden sömürgeciliğe doğru?
Kıbrıs’taki ilk gazete yazımı Chávez’in ölümü üzerine kaleme almıştım. Bu hafta ise, her ne kadar uzak bir coğrafya olsa da, Venezuela’da yaşanan bu kaygı verici gelişmeyi ve öncesinde ülkede biriken siyasal ve ekonomik sorunları ele almak istedim.
Yonca Özdemir
Batı tarafından sakıncalı devletler arasında gösterilen Venezuela, geçen hafta oldukça sorunlu bir Amerikan müdahalesine maruz kaldı. Kıbrıs’taki ilk gazete yazımı Chávez’in ölümü üzerine kaleme almıştım. Bu hafta ise, her ne kadar uzak bir coğrafya olsa da, Venezuela’da yaşanan bu kaygı verici gelişmeyi ve öncesinde ülkede biriken siyasal ve ekonomik sorunları ele almak istedim.
CHÁVEZ VE BOLİVARCI DEVRİM
Hugo Chávez, henüz askerlik yıllarında ordu içindeki genç devrimci arkadaşlarıyla birlikte gizli Bolivarcı Devrimci Hareketini kurdu. Bu hareket, 1992’de, dönemin hükümetinin uygulamaya çalıştığı IMF destekli kemer sıkma politikalarına karşı başarısız bir darbe girişiminde bulundu. Chávez ve arkadaşları tutuklandı, ancak iki yıl sonra affedilerek serbest bırakıldılar. Ekonomik koşulların daha da kötüleştiği 1998’te gerçekleştirilen başkanlık seçimlerinde aday olan Chávez, oyların yüzde 56.2’sini alarak iktidara geldi ve 2013’teki ölümüne kadar girdiği tüm seçimleri kazanarak başkanlığını sürdürdü.
Başkanlığı süresince referandumlar aracılığıyla anayasayı da değiştiren Chavez’in amacı “Sosyalist Bolivarcı” bir cumhuriyet kurmaktı. Bu referandumlar anayasayı daha antidemokratik hale getirdiği, siyasi gücü başkanın elinde topladığı ve başkanın iktidarda kalışını uzattığı için Chávez oldukça tartışmalı bir lider haline gelmişti. Ancak çoğu zaman gözden kaçan nokta, 1999 Anayasası’nın Venezuela’da ilk kez halkoyuna sunulan anayasa olmasıdır. Üstelik 12 Nisan 2002’de Chávez’e karşı girişilen ABD destekli darbe, güçlü halk ve ordu desteği karşısında iki gün içinde çökmüştü. Halkı Chávez’i seviyordu.
Chávez’in geniş halk desteğinin temelinde popülist liderliği yatıyordu. Mevcut siyasi elitlerin parçası olmayan, halkın içinden gelen, karizmatik ve popüler bir figürdü Chávez . Batı’da sıklıkla anti-demokratik olmakla eleştirilse de, Chávez öncesi sistemi de demokratik olarak nitelendirmek zor. Nüfusun yalnızca yüzde 20’sini oluşturan Avrupa kökenliler, ekonomik ve siyasi gücün büyük bölümünü elinde tutarken; melezler, siyahlar ve yerliler büyük ölçüde dışlanmmaktaydı. Melez kökenli bir alt sınıf mensubu olan Chávez, bu beyaz elit egemenliğini kırarak hem alt sınıfların temsilcisi oldu hem de onlara önemli ekonomik, sosyal ve siyasal kazanımlar sağladı.
Pek çok otoriter popülist lider gibi Chávez, bir yandan siyasi sistemi merkezileştirerek rakiplerinin gücünü sınırlayan yasalar ve uygulamalar hayata geçirdi; diğer yandan ise nüfusun çoğunluğunu oluşturan dar gelirli kesimler lehine kapsamlı politikalar izledi. Bu sayede fakir çoğunluğun desteğini sağlamayı başardı. Chávez döneminde Venezuela’da yoksulluk oranı yüzde 50’den yüzde 27’ye düştü. Bu sonuç, gelir eşitsizliğinin azaltılması, istihdamın artırılması ve yaygın sosyal politika programları sayesinde elde edildi. Dolayısıyla Chávez’in solculuğu yalnızca söylem düzeyinde kalmadı; petrol gelirleri, daha önce benzeri görülmemiş biçimde yoksul halkı hedefleyen sosyal kalkınma programlarına aktarıldı. Chávez’i Venezuela’da popüler kılan da esas olarak buydu.
Chávez’in olumsuz yönlerinden bahsetmek gerekirse, yüksek oylarla üst üste seçim kazanan pek çok lider gibi, zamanla aşırı özgüven ve megalomaniye kapıldığını söylemek yanlış olmaz. Enerjisini başlattığı sol hareketi kurumsallaştırmaktan çok, iktidarda kalmaya harcadı; eleştirilere kulaklarını kapattı. Başlangıçta yanında olan solcu entelektüelleri ve liyakatli kadroları da kendisinden uzaklaştırdı. Sonuçta kişiselleştirilmiş bir rejim ortaya çıktı ve Chávez’in zamanla demokrasiden uzaklaştığı tespiti haklılık kazandı. Ölünce kendisi bir kahraman olarak anılmaya devam ederken arkasında bıraktığı rejim kolayca yozlaşarak geriye gidebilirdi ve nitekim öyle de oldu. Ülkeyi, hiç de yetkin olmayan Maduro gibi bir isme emanet etmiş olması bunun en somut göstergesiydi.
Elbette Chávez’in çözemediği yüksek suç oranı, azalsa da süren yoksulluk ve yolsuzluk sorunlarını da unutmamak gerekir. Ve eğer petrol gelirleri olmasaydı, iktidarı boyunca petrol fiyatları bu kadar yüksek seyretmeseydi, Chávez bu kadar popüler olabilir miydi? Sanmıyorum. Chávez petrol gelirlerini yoksul Venezuelalılarla ve dünyanın diğer yoksullarıyla paylaşmayı tercih etti; ancak bu gelirleri ekonomiyi çeşitlendirmek ve petrol bağımlılığını azaltmak için kullanmadı. Bu nedenle 2008 küresel krizi ve petrol fiyatlarındaki düşüş, Venezuela’yı ciddi bir ekonomik çıkmaza sürükledi. Sonuçta Chávez, işlerin ne kadar kötüleştiğini tam olarak görmeden, 5 Mart 2013’te kansere yenik düşerek, Venezuela alt sınıflarının kahramanı olarak hayatını kaybetti.
MADURO YÖNETİMİNİN BAŞARISIZLIĞI
Hugo Chávez, ölmeden önce yerini bırakırken, kendisine koşulsuz sadık ve “Bolivarcı Devrim” çizgisini sorgulamadan sürdürecek bir isim arıyordu. Nicolás Maduro, Chávez’in ideolojisini sorgulamayan ve bağımsız bir lider profili çizmeyen bir figürdü. Bu da onu Chavez’in “emanetçi” halefi haline getirdi.
Maduro, iktidarı boyunca Chávez’e kıyasla çok daha başarısız bir performans sergiledi. Chávez kadar popüler olmadığı için de iktidarda kalabilmek adına baskıya daha fazla başvurmak zorunda kaldı. Muhalefeti bastırmaya, protestoları sert biçimde engellemeye ve siyasi rakiplerin etkisini azaltmaya daha yoğun şekilde yöneldi. Onun iktidarında Venezuela’daki demokratik kurumlar daha da çok zayıfladı. Yolsuzluklar da arttı.
Ekonomi alanında her ne kadar 2008 krizi gibi bazı uluslararası etkenlerin oldukça olumsuz etkileri olmuş olsa da esasen Maduro yönetiminin yanlış politikaları belirleyici oldu. Petrol gelirleri yüksek kamu harcamaları, iç tüketim ve borç ödemeleri için kullanıldı; birikim yapılmadı ve rezervler hızla tükendi. Bütçe açıkları sürekli para basılarak finanse edilmeye çalışıldı; bu da paranın değerini eriterek kontrolsüz bir enflasyona yol açtı ve Venezuela’yı dünyanın en yüksek enflasyonuna sahip ülke haline getirdi.
İthalata bağımlı olan ekonomide döviz kıtlığı, gıda ve temel mallara erişimi zorlaştırdı; petrol gelirleri düştükçe bu sorun daha da derinleşti. ABD yaptırımları ve özellikle petrol sektörüne yönelik ekonomik baskılar da dış gelirleri azalttı, yatırım ve kredi kanallarını kapatarak durgunluğu ağırlaştırdı. Sonuçta halk hızla yoksullaştı, kıtlıklar ve açlık ortaya çıktı. Böylece Chávez döneminde dar gelirli kesimlerin elde ettiği kazanımların büyük bölümü Maduro döneminde kaybedildi. Bunlar Maduro’nun desteğinin giderek erimesi için yeterli sebeplerdi.
TRUMP’IN VENEZUELA’YLA DERDİ
Trump’ın Venezuela’yla asıl meselesinin, ülkenin dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olması olduğu tartışmasız bir gerçek. Nitekim, başta kullandığı “uyuşturucu” bahanesini, yaptığı operasyon sonrası kendisi bile unuttu. Oysa ABD’nin bugün temel uyuşturucu sorunu, Venezuela’yla ilgisi olmayan fentanil adlı sentetik madde. Venezuela’nın bu pazarda bir varlığı olmadığı gibi (Venezuela sadece kokain üretiyor), Amerika’ya giden tüm uyuşturucu trafiğinde Venezuela’nın rolü en fazla yüzde 10 kadar.
Venezuela’nın petrol endüstrisi Chavez döneminde değil, 1 Ocak 1976’da millileştirilmiştir. Bu tarihte ülke petrol sektörünü yabancı özel şirketlerin kontrolünden alarak devletin denetimine geçirmiş ve devlet petrol şirketi Petróleos de Venezuela, S.A. (PDVSA)’yı kurmuştur. Bu millileştirme ile daha önce faaliyet gösteren yabancı şirketlerin yerini devlet şirketi almış ve petrol sektörü tamamen kamu kontrolüne geçmiştir.
Peki Chávez döneminde ne değişti? 1999’dan itibaren Chávez, PDVSA üzerindeki devlet denetimini güçlendirerek şirketi devletin ekonomik ve siyasal hedeflerine daha doğrudan bağlı bir araca dönüştürdü. 2000’lerin ortalarında yabancı petrol projelerinde PDVSA’nın çoğunluk payını (yüzde 60 ve üzeri) zorunlu kıldı, vergileri artırdı ve şirketlerin kontrolünü sınırladı. Bu koşulları kabul etmeyen bazı yabancı firmaların varlıklarına el konuldu; ExxonMobil ve ConocoPhillips gibi şirketler ülkeden çekildi ya da mülkiyetlerini kaybetti (kısmi tazminat alarak). 2001 Hidrokarbon Yasası ile yatırım ortamı daha kısıtlayıcı hale gelirken, bu durum uzun vadeli yatırımların azalmasına ve üretimin düşmesine katkı sağladı.
Petrol alanındaki bir diğer önemli sorun ise Maduro döneminde, ekonomik kriz nedeniyle petrol altyapısına neredeyse hiç yatırım yapılamamış olmasıdır. Bunun sonucu olarak petrol üretimi hızla düştü; hatta patlayan ve bakımsız boru hatları nedeniyle çıkarılan petrolün bir kısmı doğaya aktığından ciddi çevre kirliliği oluştu. Dolayısıyla bugün Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olmasına rağmen, en büyük petrol ihracatçıları arasında yer alamamaktadır.
Trump’a göre şimdi Amerikan şirketleri Venezuela petrol piyasasına girecek, yatırımlar artacak ve üretim yükselecek; böylece küresel petrol arzı genişleyecek. Bu politikanın ABD açısından temel beklentisi ise petrol fiyatlarının düşmesi. Adeta 16.–19. yüzyıl Latin Amerika sömürgeciliğine geri dönülmüş gibi, Venezuela’nın kendi iradesi ve halkı yokmuş gibi, ülkenin ne yapacağına Trump ve Amerikan şirketleri karar verecekmiş!
Öncelikle, Trump’ın Maduro ve eşini kaçırarak gerçekleştirdiği bu acayip müdahalenin de, petrol üzerinden yürütülen planların da uluslararası hukukta hiçbir karşılığı olmadığını vurgulamak gerekir. Uluslararası sistemin temel ilkelerinden biri olan egemenlik ilkesine göre, bir ülkenin doğal kaynaklarını nasıl kullanacağına yalnızca o ülkenin kendi yönetimi ve halkı karar verebilir. Buna rağmen Trump yönetimindeki ABD, açıkça bir yeraltı kaynakları emperyalizmi uygulamakta ve dünyada bunu durdurabilecek bir irade ortaya çıkmamaktadır. Maduro popüler olmayan bir lider olabilir; ancak Venezuela bağımsız bir devlettir. Bugün buna göz yumanların, yarın AB üyesi Danimarka’nın toprağı olan Grönland’ın da Trump’ın açgözlülüğüne kurban gidebileceğini görmeleri gerekir.
Peki, ABD’nin yeniden arka bahçesi ilan ettiği Venezuela’da bundan sonra ne olacak? Ben şahsen Trump’ın muradına ereceğini düşünmüyorum. 2003 Irak işgali, ABD’nin beklediğini alamadığı, aksine ağır askerî kayıplar ve ciddi ekonomik maliyetler doğuran bir bataklığa dönüşmüştü. Venezuela’da yaşanabilecekler de bu deneyimin uyarıcı bir örnek olduğunu düşündürüyor. Kısacası, bu hikâye henüz bitmiş değil; 2026’da Venezuela’yı daha çok konuşacağız.
Yeni yılda barış dilemiştik ama dünya daha büyük çatışmalara doğru gidiyor. Maalesef 2026 iyi başlamadı.