Trump’ın acımasız yeni dünyası: Davos’un düşündürdükleri…

Geçtiğimiz hafta dünya gündeminin merkezinde Davos vardı. Davos’ta çok şey konuşuldu; ancak görünen o ki, orada dile getirilenler ve yaşananlar gündemde uzun süre kalacak. . Bu nedenle bu yazıda, Davos Zirvesi’ne geniş bir dünya perspektifinden bakmak istiyorum...

Yonca Özdemir
26/01/2026 12:06
Trump’ın acımasız yeni dünyası: Davos’un düşündürdükleri…

Trump’ın acımasız yeni dünyası: Davos’un düşündürdükleri…

Geçtiğimiz hafta dünya gündeminin merkezinde Davos vardı. Davos’ta çok şey konuşuldu; ancak görünen o ki, orada dile getirilenler ve yaşananlar gündemde uzun süre kalacak. Bu nedenle bu yazıda, Davos Zirvesi’ne geniş bir dünya perspektifinden bakmak istiyorum. Zira bu zirve, Kıbrıs gibi küçük; hatta Türkiye gibi orta ölçekli aktörleri önümüzdeki dönemde hangi ciddi risklerin ve tehlikelerin beklediğine dair önemli ipuçları sunuyor. Bu tehlikeleri başka bir yazıda ele almak isterim. Bu yazıda amacım, Davos’ta nelerin konuşulduğunu ve bu tartışmaların ne anlama geldiğini ana hatlarıyla ortaya koymak.

***

Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum – WEF), küresel ekonomik ve siyasal konjonktürü ve politikaları tartışmak amacıyla 1971’de kurulmuş, devlet başkanlarını, çokuluslu şirket yöneticilerini, finans çevrelerini, uluslararası örgütleri ve sınırlı sayıda akademisyen ile sivil toplum temsilcisini bir araya getiren elit merkezli bir platform. Alman kökenli bir profesör olan Klaus Schwab, WEF’i başlangıçta Avrupa şirket yöneticilerini bir araya getiren bir platform olarak tasarlamışsa da zamanla bu yapı küresel siyasal ve ekonomik elitlerin buluştuğu önemli bir foruma dönüştü.

WEF’in her yıl İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen zirvesi, küresel kapitalizmin önceliklerinin, kriz anlatılarının ve çözüm söylemlerinin şekillendiği sembolik bir mekân işlevi görüyor. Reklamını iyi yaptıkları için de her yıl bu zamanlarda tüm dünya bu toplantıyı konuşur. Kimin oraya gittiği, kimin orada ne diyeceği heyecanla beklenir.

Davos’un önemi, bağlayıcı kararlar alınmasından kaynaklanmıyor. Nitekim, WEF devletlerarası bir örgüt değil. WEF’in ve Davos’un önemi söylemsel gücünden, yani güçlü aktörlerin hangi sorunları önceliklediğini, o sorunları nasıl tanımladığını ve hangi çıkarları “küresel akıl” olarak sunduğunu görünür kılmasından kaynaklanıyor. Bu anlamda Davos, küresel iş birliğinin bir tür “vitrini” ve küresel elitlerin dünya görüşünü en berrak biçimde yansıtan sahnelerden biri olma özelliği taşıyor. Tam da bu sebeple bu oluşumun demokratik meşruiyeti son derece sınırlı. Davos, elitlerin tercih ettiği politikaların tartışıldığı, buna karşılık bu maliyetleri fiilen üstlenen çalışan sınıfların, sıradan insanların ve Üçüncü Dünya ülkelerinin büyük ölçüde dışlandığı bir alan.

Küreselleşme döneminde popülaritesi iyice artan Davos Zirvesi, küreselleşmenin gerilemeye başlamasıyla birlikte son yıllarda eskisi kadar gündemde değildi; yani, uluslararası medyada daha sınırlı yer buluyordu. Ancak bu yıl durum farklı oldu. Bunun temel nedeni, 2025’in yalnızca küreselleşmenin gerilediğine değil, artık fiilen sona erdiğine işaret eden gelişmelere sahne olması ve 2026 Davos’unda yapılan konuşmaların da bu gerçeğin açık bir itirafı niteliği taşıması.

***

İlk olarak Donald Trump’ın Davos konuşması ile başlamak istiyorum. Bu konuşma ABD kaba gücünün sınır tanımazlığını normalleştirmeyi amaçlayan açık bir “güç siyaseti” (ya da “orman kanunu”) beyanı olarak okunabilir. Trump konuşmasında, gümrük vergilerini, ekonomik ve askeri baskıyı ve hatta müttefiklerin toprak bütünlüğünü pazarlık unsuru olarak gördüğünü net biçimde ortaya koydu. Bol bol kendisini de övdüğü bu tuhaf konuşmada Grönland’a dair ifadeleri, daha sonra geri adım atmış olsa bile, son derece çarpıcıydı: ABD Başkanı, bir NATO müttefikine ait bir toprağa göz diktiğini, onu mutlaka ele geçireceğini söylediği gibi, bu uğurda zor kullanmayı da meşru bir araç olarak sundu.

Trump’ın temel mesajı şuydu: uluslararası düzen artık hukuka ya da kurallara değil, güce dayanıyor; ABD de dünyanın en güçlü ülkesi ve bu gücünü de sınırsız biçimde kullanmaya hazır. Bu çerçevede çok taraflılık, uluslararası hukuk ve ittifaklar ancak ABD çıkarlarına hizmet ettikleri sürece anlamlıdır.

Konuşmasındaki NATO’ya ve Avrupa’ya yönelik söylemi, ortaklıktan ziyade hiyerarşi ve itaati ima ediyordu. Avrupa’ya karşı yaptığı aşağılamalara bakılırsa ABD artık Avrupalılarla ittifakı değerli ya da önemli görmemekte. 1945’ten bu yana Avrupa’nın en yakın müttefiki olan ABD, ilk kez transatlantik ilişkileri bu kadar zedeliyor ve Avrupa’ya “artık ben yokum, kendi başınızın çaresine bakın,” diyor. Trump bu konuşmasıyla uzun süredir geçerli olan güvenlik mutabakatlarını da sorgulamakla kalmıyor, Avrupa’yı ekonomik ve siyasal yollarla zorlamaya hazır olduğuna dair sinyaller de veriyor.

Konuşmanın en sorunlu yönlerinden biri, gerçeklikten kopuk ya da yanıltıcı iddialar içermesiydi. İkinci Dünya Savaşı sonrası düzeni ve kurumları ABD kendisi inşa edip diğer ülkelere empoze etmemiş, bunlardan da başta kendisi yararlanmamış gibi Trump müttefiklerini ABD’yi istismar etmekle suçladı. Bu mantıkla, hem ABD’nin müttefiklerine sağladığı güvenlik garantilerinin karşılıksız olduğu imasında bulundu hem de gümrük vergilerinin ve diğer türlü baskıların “adil” müzakere araçları olduğunu savundu.

Trump zaten bir süredir özgürlükleri, evrensel değerleri ve onları temsil eden kurumları savunmanın bir yük olduğunu ve ABD’nin artık bu yükü taşımayacağını söylüyordu. Nedenini bunun ekonomik maliyetine bağlasa da esas neden kendisi ve liderlik ettiği yeni iktidarın bu prensipleri zerre kadar iplememesi, hatta bunlara karşıt değerlere sahip olması. Trump “artık bizim için sadece Amerika’nın çıkarları var,” diyor, ama bunun satır aralarında gizli olan anlam önceliğinin aslında kendi çıkarları olduğu. Örneğin, Amerikan halkı Grönland’ı elde etmenin Amerika’ya ne çıkar sağladığını hala anlamış ve bu konudaki ısrara ikna olmuş değil. Öte yandan, Trump Norveç Başbakanına Davos’tan birkaç gün önce gönderdiği mesajda Norveç kendisine Nobel Barış Ödülünü vermediği için Grönland konusunda ısrarcı olacağını yazmıştı. Dünya herhalde tarihi boyunca böyle bir saçmalık görmemiştir.

Ne var ki Trump, bu sonuçları idrak edebilecek bir siyasal kavrayıştan yoksun olduğu gibi, o denli bencil bir tutum sergilemektedir ki dünyayı adeta kendi kişisel oyuncağıymış gibi tahrip etmekte hiçbir sakınca görmemektedir. Ancak karşı karşıya olduğumuz tehdit Trump’ın şahsını da aşmaktadır. Bugüne dek “ilerleme” olarak adlandırdığımız kurumlar, normlar ve ilkeler hızla aşınmakta ve parçalanmaktadır. Nitekim Asım Akansoy’un yakın tarihli bir yazısında isabetle ifade ettiği gibi, “Bu, sadece bir politika değişikliği değil, bir medeniyet gerilemesi” (https://www.yeniduzen.com/washingtonun-bencil-dunyasi-25012yy.htm).

Dünya ne zaman buna uyanacak ve kendine gelecek derseniz, Davos bu konuda da işaretler verdi. Bunlardan en çarpıcı olanı Kanada Başbakanı Mark Carney tarafından yapılan konuşmaydı.

***

Carney’nin konuşmasının niteliği ve açık sözlülüğü pek çok kişiye şaşırtıcı geldiyse de böyle bir konuşmanın Kanada’dan gelmesi çok da sürpriz olmamalı. Nitekim, geçtiğimiz yıl boyunca Kanada, ABD’nin tarihsel olarak en yakın müttefiki ve ikinci en büyük ticaret ortağı olmasına rağmen, Trump’ın saldırgan tutumunun birincil hedeflerinden oldu. Kanada, Trump’ın açtığı ticaret savaşının hedef aldığı ilk ülkeler arasında yer aldığı gibi Trump’ın toprak genişleme fantezilerinin de ilk sahnesi oldu. Böylece Kanada 2025 yılında, eskiden kendini koruduğunu sandığı Amerika’ya karşı bağımlılığın Washington’daki lider ve siyasi niyetler değişince kendisini nasıl zayıf ve korumasız bıraktığını en derinden yaşayan ülke oldu.

Carney konuşmasında, Başkan Trump’ın NATO müttefiklerine yönelik tehditlerinin, Rusya’nın saldırganlığının ve Çin’in yükselişinin yol açtığı jeopolitik istikrarsızlık ortamında orta güçlerin karşı karşıya kaldığı yeni gerçekliği güçlü bir biçimde ortaya koydu. Atinalı tarihçi Thucydides’in Peloponez Savaşı Tarihi adlı eserine de atıfta bulunarak “Güçlü olan yapabileceğini yapar, zayıf olan ise katlanmak zorunda kalır,” dedi. Bu şekilde aslında Carney “orman kanunları”nı tanımladı. Zaten büyük bir ülkenin küçük bir ülkeyi ele geçirmek istediğini söylediği bir dünyada olan tam olarak da orman kanunudur.

Eski liberal düzen, ekonomik olarak karşılıklı bağımlılığın savaşı ve zorlamayı engelleyeceği varsayımına dayanıyordu. Carney bu varsayımın çöktüğünü kabul etti. Ticaretin, finansın ve küresel entegrasyonun otoriter ya da revizyonist aktörleri ılımlılaştırmadığını, aksine onlara yeni baskı araçları sunduğunu söyledi. Carney, Kanada, AB ve benzeri aktörlerin uzun süre büyük güçler arası düzenin “koruyucu şemsiyesi” altında hareket ettiğini, özne olmaktan çok dengeye uyum sağlayan aktörler hâline geldiğini söyledi. Ama Carney, bugünkü değişen koşullarda, liderlere dünyayı olduğu gibi görmeleri çağrısında bulundu: uluslararası hukukun artık işlevsiz bir kurgu hâline geldiği, parçalanmış bir küresel düzen. Açıkça isim vermese de ABD’nin artık kendi yarattığı bu düzenin kurallarına uymadığı gibi, müttefiklerini de alenen tehdit ettiğini söyledi.

Benim için bu konuşmada en ilginç olan şey Carney’nin bu düzenin aslında hiçbir zaman eşitlikçi olmadığını da itiraf etmiş olması. Küreselleşme döneminde yüksek ekonomik büyüme yaratılmışsa da bu büyümenin adil dağılmadığını ve bu gerçeğin hep göz ardı edildiğini açıkça ifade etti. Küreselleşme, sermaye ve üst gelir grupları için büyük kazançlar yaratırken, geniş kesimler için güvencesizlik, ücret baskısı ve kırılganlık üretti. Carney’ye göre liberal düzen, demokratik rızayı sürekli varsaydı, ancak onu yeniden üretmek için gerekli sosyal politikaları ihmal etti ve bu da zamanla düzenin toplumsal meşruiyetini aşındırarak bizi bugünlere getirdi.

Davos’ta klasikler arasına girecek bu konuşmasında Carney, ülkelerin güç birliği yaparak zorbalığa karşı durmaları gerektiğini savundu: “Orta ölçekli güçler birlikte hareket etmek zorunda; çünkü masada yer almıyorsak, menüde yer alırız.”

Böylece Carney, önemli bir gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koydu: tehdidi ve güç kullanmayı bir hak olarak gören bir lideri “yatıştırma” politikasıyla sınırlamak mümkün değildir. Tek etkili politika “kolektif eylem”dir. Dolayısıyla Carney, Kanada, AB ve diğer orta güçlerin önünde duran tercihi netleştirdi: bu aktörler ya boyun eğip egemenlik “tiyatrosu” sergilemeye devam edecekler ya da yeni alternatifler arayacaklar ve yaratacaklar. Yeni büyük güç tehditlerine karşı korunmak için eski kurumlara ve ittifaklara bel bağlamanın artık mümkün olmadığına dikkat çeken Carney, alternatif olarak “değer temelli realizm” çağrısında bulundu.

***

Bu konuşma dünya genelinde geniş yankı uyandırdı; çünkü pek çok Batılı liderin aylardır açıkça dile getirmekten sakındığı bir gerçeği ilk kez açıkça dile getirdi: eski düzen bitti—hem de geri dönmemek üzere.

Ancak, ne kadar etkili bir konuşma olursa olsun, önemli olan tabi ki söylenenler değil, pratikte ne yapılacağı. Carney’nin yaptığı uyarılar ciddiye alınıp dünyada gerekli yeni adımlar cesaretle atılacak mı? Atılırsa Carney’nin konuşması bir dönüm noktasına dönüşecek; fakat ülkeler birlikte hareket etmeyip, Trump’a tavizler vermeye devam ederse, bu konuşma kaçırılmış bir uyarı olarak tarihe geçecek.

Trump’a karşı artık bir kollektif strateji geliştirilmesi gerektiği hususunda Carney’e tamamen katılmakla beraber Carney’nin bahsettiği “değer temelli realizm”in tam olarak ne anlama geldiği konusunda net değilim. Bu, gelişmeleri gerçekçi bir şekilde değerlendirip belli idealler ışığında gerçekten kollektif stratejiler üretmek ise, Carney’in yaptığı çok yerinde bir çağrı. Ancak bu, çok kutuplu ve parçalanmış dünyada sadece zengin orta ölçekli batılı ülkelere ve elitlere yapılmış, eski düzenin eşitsizliklerini muhafaza edecek ve küresel sorunlara küresel çözümler üretmek yerine yine her ülkenin veya ülke grubunun temel olarak kendi çıkarlarına odaklanacağı “daha kurallı” ve “daha medeni” bir orman kanunu teklifi ise bu konuşmanın fazla bir değişim getirmeyeceği aşikâr.

Batılı ülkelerin Grönland’a verdikleri tepkinin binde birini bile Trump’ın Venezuela’da yaptığı müdahaleye veya Gazze için kurduğu “Barış Kurulu”na vermediğini göz önüne aldığımda gelecekten çok da ümitli olamıyorum açıkçası. Kuralları ve prensipleri sadece kendi çıkarlarınız için yaratır ve savunursanız, eski sistemden daha ötesine gitmeniz mümkün değil sevgili Batı! “Kollektif eylem” çağrısı yaparken kendi elit kulübünüzde olmayan ülkeleri ve insanları da unutmazsınız umarım.