Seks, yalanlar ve video kayıtları: Esptein skandalının siyaseten düşündürdükleri…

Yeni belgeler ve yeni isimler ortaya çıktıkça dosyaya ilgi giderek büyüyor; yankıları yalnızca ABD ile sınırlı kalmayıp İngiltere, Fransa ve Norveç gibi diğer ülkeleri de sarsıyor. Epstein vakası, artık sadece bir ceza davası değil, küresel ölçekte güç, ayrıcalık ve dokunulmazlık ilişkilerini tartışmaya açan koca bir skandala dönüşmüş durumda.

Yonca Özdemir
09/02/2026 09:23
Seks, yalanlar ve video kayıtları:  Esptein skandalının siyaseten düşündürdükleri…

ABD’de Jeffrey Epstein dosyalarının önemli bir bölümü geçenlerde kamuoyuna açıklandı. O günden bu yana ne Amerika’da ne de dünyada sular duruldu. Yeni belgeler ve yeni isimler ortaya çıktıkça dosyaya ilgi giderek büyüyor; yankıları yalnızca ABD ile sınırlı kalmayıp İngiltere, Fransa ve Norveç gibi diğer ülkeleri de sarsıyor. Epstein vakası, artık sadece bir ceza davası değil, küresel ölçekte güç, ayrıcalık ve dokunulmazlık ilişkilerini tartışmaya açan koca bir skandala dönüşmüş durumda.

***

Epstein dosyalarının kamuoyuna daha kapsamlı ve şeffaf biçimde açılması amacıyla, Kasım ortasında Amerikan Kongresi’nde iki partinin ortak desteğiyle, Epstein Dosyası Şeffaflık Yasası kabul edildi. Yasanın Başkan Donald Trump tarafından imzalanmasının ardından, Adalet Bakanlığı’na Epstein davasıyla ilgili bugüne kadar gizli tutulan belgeleri yeniden inceleyerek kamuoyuyla paylaşma sorumluluğu verildi. Bu yasa, uzun süredir dile getirilen “Dosyanın üstü mü örtülüyor?” kuşkularına karşı atılmış bir adım. 

ABD Adalet Bakanlığı, bu Epstein Yasası kapsamında yaklaşık 3,5 milyon sayfa belge, 2.000 video ve 180.000 görseli 30 Ocak 2026’da kamuoyu erişimine açtı ve bu adımla yasal yükümlülüğünü yerine getirdiğini duyurdu. Ne var ki, yayımlanan belgelerin hem içeriği hem de kapsamı tartışmaları daha da alevlendirdi. Birçok gazeteci ve avukat, kamuoyuna sunulan bu materyallerin, Epstein dosyalarının tamamının en fazla yarısını oluşturduğunu ve geriye hâlâ önemli bir kısmın açıklanmadığını savunuyor. Bir diğer eleştiri ise, açıklanan materyallerin büyük bir bölümünde önemli kişilerin isimlerinin ya da yüzlerinin karartılmış olması. Bu durum, şeffaflık iddiasına rağmen dosyanın hâlâ önemli ölçüde filtrelendiği ve birilerinin korunduğu yönündeki kuşkuları güçlendiriyor.

***

Epstein, kuşkusuz, son derece iğrenç ve sistematik bir suç ağı kurmuş bir isimdi. Dünyada ne yazık ki böyle çok suç şebekesi var. Peki, Epstein’ı bu kadar özel kılan özelliği nedir? Epstein’ı bu kadar önemli ve sarsıcı kılan asıl unsur, kurduğu bu suç ağını ultra-elit bir sosyal networkün altına gizleyebilmiş olması. Onun etrafında kümelenen isimler, sıradan güç odakları değil; küresel ölçekte ekonomik, siyasal ve kültürel karar mekanizmalarının en tepesinde yer alan kişiler. Milyarder iş insanlarından siyasetçilere, finans brokerlarından teknoloji dünyasının önde gelen figürlerine, kraliyet ailesi mensuplarından akademisyenlere ve sanatçılara kadar uzanan son derece seçkin bir çevre söz konusuydu. Bu adeta dünyanın en güçlü ve kapalı sosyal networklerinden biri.

Bu noktada ister istemez şu soru ortaya çıkıyor: Bu insanlar neden bir aradaydı? Yanıt büyük ölçüde şu: Çünkü hepsi aynı elit sınıfa mensuptu ve aralarında enteresan bir güç, imtiyaz ve nüfus alışverişi vardı. Anlaşılıyor ki Epstein, bu isimleri birbirine bağlayan bir aracı ve düğüm noktası, ya da deyim yerindeyse “güç simsarı” işlevi görmüş; zamanla da bu network, ayarladığı temaslar, sohbetler, davetler ve partiler üzerinden bir ayrıcalıklılar kulübüne dönüşmüş. Bu, ayrıcalıklı yapısı ve içeridekiler için sunduğu dokunulmazlık hissiyle, sıradan bir sosyete çevresinin çok ötesinde bir sosyal network.

Bu çevreye dâhil olanların motivasyonları elbette tek tip değil. Kimilerinin, suça bulaşmadığı ve yalnızca bu ayrıcalıklı ağa erişim sağlamak, statü kazanmak ya da güç ilişkilerinin merkezine yaklaşmak için bu dünyada yer aldığı düşünülebilir. Ancak bazıları için bu bağların, ortak zaaflar, benzer sapkınlıklar ve karşılıklı suskunluk üzerine kurulu bir tür suç dayanışmasına dönüşmüş olduğunu da biliyoruz. Epstein vakasını asıl ürkütücü kılan da tam olarak bu: suç, güç ve ayrıcalığın, kapalı elit ağlar içinde birbirini besleyerek uzun süre görünmez kılınabilmesi.

Dolayısıyla Epstein davası, yalnızca ultra-seçkin bir ağın varlığını açığa çıkardığı için değil, bu çevrelerin kapalı kapılar ardında neler yaptığına ve bunları sosyal ilişkiler yoluyla nasıl normalleştirdiğine dair de önemli ipuçları sunduğu için dikkat çekici. Yeni çıkan belgeler daha önce “2008’te ilk tutuklanmasından sonra Epstein ile ilişkimi kestim,” diyen Elon Musk gibi pek çok ünlüyü de yalancı çıkarmış durumda. Bu rezaleti yalnızca bireysel ahlaksızlıkla açıklayamayız. Olay, en üst sınıflarda yer alanların, sahip oldukları konumlar sayesinde en ağır suçları bile karşılıklı dayanışma içinde işleyebildiklerini gözler önüne seriyor. 

Akademi ve sol entelektüel çevreler açısından en sarsıcı gelişmelerden biri de, yayımlanan belgelerde ünlü düşünür Noam Chomsky’nin Epstein’la olan ilişkisinin ortaya çıkması oldu. Daha da çarpıcı olanı ise, Epstein’ın kız çocuklarını istismar ettiğine ilişkin suçlamalar kamuoyuna yansıdıktan sonra Chomsky’nin Epstein’a gönderdiği mektuplar ve e-postalar. Bu yazışmalar, Chomsky’nin Epstein’a empati gösterdiğini, destek sunduğunu ve tavsiyelerde bulunduğunu ortaya koyuyor. Ömrünü güç ilişkilerini anlamaya ve aydınların sorumluluğunu anlatmaya adamış bir düşünür için ne kadar zavallıca bir duruş! Hem de tam ölümün eşiğinde.

Bu elit ağın içinde hem sağdan hem soldan son derece etkili figürlerin yer alması, her iki tarafın da ahlaki üstünlük iddiasını geçersiz kılıyor. Güç, statü ve ayrıcalık söz konusu olduğunda, ideolojik ayrımların ne kadar hızlı silikleşebildiğini açıkça görüyoruz. İnsan bu hikâyede kimsenin masum olmadığını düşünmeden edemiyor.

***

Epstein skandalının temelinde fuhuş, kadına yönelik şiddet ve insan kaçakçılığı gibi ağır suçlar yer alıyor. Bunlar, ne yazık ki, bizim Kıbrıs’tan da yabancı olmadığımız meseleler. Büyük suçların işlendiği, büyük şantaj mekanizmalarının döndüğü, hatta kimi zaman cinayetlerin yaşandığı karanlık ortamların merkezinde çoğu zaman kadınlara yönelik suçlar var. En büyük mağdurlar hep kadınlar ve çocuklar. Bu tabloyu bilerek, Kıbrıs’taki gece kulüplerinde neler yaşandığını—yalnızca hukuki açıdan değil, insanlık onuru açısından da—sorgulamak ve merak etmek gerekiyor. Bunu da özellikle hatırlatmak isterim.

Epstein 2019’da tutuklandığında, evlerine ve adasına yapılan polis baskınlarında üzerleri isimlerle etiketlenmiş binlerce video kaydı ele geçirilmişti. Böylece Epstein’in yalnızca seçkin çevresine çeşitli “hizmetler” sunmakla kalmadığı, bu ilişkileri kayıt altına alarak kendisine sistematik bir şantaj arşivi oluşturduğu da ortaya çıktı. Bu kayıtların çok sayıda güçlü ismi içerdiği biliniyor, ama asıl şaşırtıcı olan, bugüne kadar bu kişilerden hiçbiri hakkında dava açılmamış olması.

Bunu Kıbrıs’la ilişkilendirmek gerekirse, hatırlanacağı üzere 2021 yılında çektiği bir videoda Sedat Peker, Halil Falyalı için “Niye alamıyorsunuz? Çünkü elinde kasetler var!” demişti. Nitekim daha sonra, Falyalı’ya ait otellerde de benzer biçimde çok sayıda gizli kayıt yapıldığı, bu kayıtların Falyalı’nın elini güçlendirdiği ve ona fiili bir dokunulmazlık sağladığı çok açıktı. Bu videolardan bazılarının yayımlanmasıyla bir hükümetin bile düştüğünü hatırlarsınız. Epstein ve Falyalı gibi kriminal zenginlerin, ellerinde biriken kayıtlar ve bilgiler sayesinde nasıl güçlü bir siyasal yönlendirme ve baskı aracı elde edebildikleri çok açık. Siyaset sahnesinin perdesi arkasında, sıradan vatandaşların hiçbir zaman bilmediği ve muhtemelen tahmin bile edemeyeceği kim bilir daha neler yaşanıyor.

***

Amerika’ya dönecek olursak, başta Trump ve Bill Clinton olmak üzere, Amerika’nın iki büyük partisini de doğrudan ya da dolaylı biçimde içine çeken bu olağanüstü skandalın Amerikan siyasetinde kalıcı sarsıntılar yaratması gerekir, çünkü Epstein vakası, yalnızca bireyleri değil, partiler üstü bir elit düzenini ve bu düzenin siyasette yarattığı meşruiyet krizini de gözler önüne seriyor. Yine de kalıcı bir etki yaratacağından emin olamıyorum.

Öncelikle meselenin son derece ciddi bir adalet boyutu var. Nitekim Amerikan kamuoyunun vicdanını en fazla rahatsız eden unsur da bu oldu. Karşımızda, adaletin zenginler ve yoksullar için farklı işlediği; hatta hukukun çoğu zaman zengini koruyan ve aklayan bir mekanizma hâline geldiği bir düzen var. Tam da bu nedenle, Epstein Şeffaflık Yasası, Trump’ın yeniden iktidara gelişinden bu yana iki partinin de tam destek verdiği ilk yasa olarak Kongre’den geçti. Kamuoyundan gelen baskı o denli büyüktü ki, daha önce bu dosyadan özellikle kaçınan Trump bile yasayı onaylamak zorunda kaldı. Aynı şeklide ifade vermekten kaçan Clintonlar da Kongre önünde ifade vereceklerini açıklamak zorunda kaldılar. Ancak gelinen noktada durum siyasetin her iki tarafının da ciddi biçimde itibar kaybettiği bir rezalet manzarasına dönüşmüş durumda.

Epstein olayı, düzenin en tepesinde yer alanların, aşağıdakilerden ne denli kopuk bir hayat sürdüğünü ve sistem tarafından kendilerine tanınan dokunulmazlık zırhı sayesinde, en iğrenç suçları işleseler bile yargının onlara ulaşamadığını gözler önüne serdi. Dahası, bu üst sınıfın yalnızca suç işleyenleri korumakla kalmayıp, suç işlememiş olsalar bile işleyenleri çeşitli gerekçelerle mazur gösterip aklayabildiği bir “üst sınıf sendromunu” da açığa çıkardı.

Giderek ağırlaşan sosyal ve ekonomik koşullar altında ezilen yüzde 99’luk kesim için aslında ortada pek de şaşırtıcı bir durum yok. Bu düzenin en tepesinde yer alan yüzde 1’e yönelik öfke, yıllardır birikmekte. Amerika’da yükselen popülist dalga da tam olarak bu birikmiş öfkenin bir ürünü. Ancak asıl merak konusu, bu öfkeyi yüzde 1’lik elit sınıf yerine göçmenlere yönlendirmeyi başaran Trump’ın, gelinen noktada nasıl bir strateji izleyeceği. Zira ortaya çıkan yeni Epstein belgeleri, Trump’ın bu elit ağın fazlasıyla içinde olduğunu ve dolayısıyla “halkın temsilcisi” olma iddiasının ne denli içi boş bir söylem olduğunu açıkça gözler önüne seriyor.

Elbette propagandistleri, sosyal medya gücü ve benzeri araçlar sayesinde Trump’ın hâlâ sıradan insanları temsil ettiği iddiasını bir biçimde sürdürmesi mümkün. Hatta İran’a ya da Grönland’a yönelik bir hamleyle gündemi başka yöne çekmesi de ihtimal dâhilinde; kim bilir. Nitekim, son derece acımasız ve duyarsız bir elit sınıfın kudretli bir üyesi olarak, bu skandaldan da kendini bir şekilde sıyırabilmesi mevcut düzen içinde gayet olası. Zaten sorun birkaç “kötü elit” değil, o elitleri sürekli olarak yeniden üreten düzenin kendisi.

 

#Epstein