Emperyalizmin kıskacında İran… İran savaşı ve demokrasi üzerine…
Çok yakınlarımızda atılan, hatta bizim de nasibini aldığımız füzeler ve dronelar ile Orta Doğu bir kez daha kana ve dumana bulanmış durumda.
Oldukça tatsız bir haftaya daha merhaba…
28 Şubat sabahına Amerika ve İsrail’in İran’ı bombalamaya başlamasıyla uyandık. O günden bu yana bölgede gerilim ve endişe giderek artıyor. Bugün, yarın derken ben o günün geleceğini zaten biliyordum; muhtemelen siz de. Trump ikinci kez iktidara geldiğinden beri dünyanın çeşitli yerlerine ilişmeden, saldırmadan duramıyor. Sonuçta çok yakınlarımızda atılan, hatta bizim de nasibini aldığımız füzeler ve dronelar ile Orta Doğu bir kez daha kana ve dumana bulanmış durumda.
Peki bu savaş neden başladı? Elbette herkes bunun İsrail ve Amerika’nın bölgedeki hegemonik çıkarlarıyla ilgili olduğunu söylüyor ve haklılar. Ancak ben bu savaşı anlamak için tarihte daha gerilere gitmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ancak bu tarihsel arka planı gördüğümüzde, bu tür emperyalist savaşlardan herhangi bir olumlu sonuç çıkmayacağını; aksine, türlü olumsuzlukların daha da artacağını daha iyi anlayabiliriz. Yani size kötü bir haberim var: İran’a demokrasi değil, daha çok kan ve daha çok acı geliyor.
***
Emperyalist projeler tarihte her zaman kendilerini “medeniyet götürme”, “ilerleme sağlama” ya da “demokrasi yayma” söylemleriyle meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Avrupa sömürgeciliği döneminde Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki müdahaleler “geri kalmış toplumları modernleştirme” iddiasıyla sunulmuş; daha sonraki dönemlerde ise benzer müdahaleler “demokrasi ve insan haklarını koruma” gerekçesiyle (2003 Irak işgali gibi) savunulmuştur. Ancak pratikte bu söylemler emperyalist ülkelerin kendi ekonomik çıkarlarını, stratejik kontrolünü ve siyasi nüfuzunu artırma çabalarını meşru kılma çabalarıdır. Nitekim, emperyal düzenin sürdürülebilmesi için yerel halkların kendi kaderini tayin etme talepleri, bağımsızlık hareketleri ve eleştirel sesler sıklıkla bastırılmış, siyasal katılım ve demokratik haklar sınırlanmıştır. Orta Doğu’da da bu kural bozulmamış, hatta belki de en acı şekliyle yaşanmış ve yaşanmaktadır.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Orta Doğu, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte başta Britanya ve Fransa olmak üzere emperyal güçler tarafından yeniden düzenlendi. Özellikle 1916 tarihli Sykes–Picot Anlaşması ve daha sonra kurulan manda sistemi aracılığıyla bölgenin sınırları büyük ölçüde dış güçler tarafından çizildi; Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin gibi siyasi oluşumlar bu dönemde ortaya çıktı. Bu süreçte yerel toplumların siyasal tercihleri çoğu zaman göz ardı edildi ve Orta Doğu stratejik ve ekonomik çıkarlar doğrultusunda paylaşıldı.
***
İran da bu emperyalist yaklaşımların kurbanı olmuş ve bunun sonuçlarını en fazla yaşayan örneklerden biridir. Nitekim 1906’da ülkede anayasal bir hareket ortaya çıkmış ve Meşrutiyet Devrimi ile parlamenter bir düzen kurulmaya çalışılmıştı. Ancak bu süreç kısa süre içinde emperyalist Rusya ve Britanya’nın müdahaleleriyle zayıflatıldı. Daha sonra 1951’de Başbakan Muhammed Musaddık’ın petrolü millîleştirme girişimi, 1953’te ABD ve Britanya’nın desteklediği bir darbeyle sona erdirildi. Halbuki 1953 darbesinden önceki dönemde İran, Orta Doğu’nun görece en çoğulcu ve rekabetçi siyasal sistemlerinden birine sahipti. Bu dönemin en önemli siyasi figürü olan Musaddık, geniş bir halk desteğine sahipti ve hükümeti parlamenter süreçler ve kitlesel destek üzerinden meşruiyet sağlamaya çalışıyordu. Musaddık’ın artan popülaritesi ve Batı’nın bölgedeki petrol kaynaklı çıkarlarına yönelik tehdit algısı, 1953’te CIA ve Britanya istihbaratının (MI6) desteklediği darbenin zeminini hazırladı. Darbe, yalnızca Musaddık hükümetini devirmekle kalmadı, İran’da kurulacak olan otoriter Şah yönetiminin de önünü açtı.
1953 darbesinin ardından Şah Muhammed Rıza Pehlevi yönetimi Batı ile yakın ilişkiler kurarak ülkeyi hızlı bir modernleşme ve kalkınma programına sokmaya çalıştı. Özellikle 1960’larda başlatılan “Beyaz Devrim” kapsamında toprak reformu, eğitim ve kadınların kamusal hayata katılımını artırmaya yönelik bazı adımlar atıldı. Ancak bu reformlar hep yukarıdan aşağıya ve otoriter bir şekilde yürütüldü; siyasal muhalefet büyük ölçüde bastırıldı ve rejim SAVAK adlı gizli polis aracılığıyla sert bir baskı mekanizması kurdu. Aynı zamanda hızlı modernleşme ve Batılılaşma politikaları, özellikle dini çevrelerde ve geleneksel kesimlerde ciddi bir hoşnutsuzluk yarattı. Ayrıca Şah döneminde İran, özellikle ABD ve İngiltere ile çok yakın siyasi, ekonomik ve askeri ilişkiler kurmuş; Soğuk Savaş boyunca Batı’nın Orta Doğu’daki en önemli müttefiklerinden biri haline gelmişti.
1970’lerin sonuna gelindiğinde ekonomik sorunlar, siyasal baskılar ve rejimin dış güçlerle olan yakın ilişkisine yönelik eleştiriler geniş bir toplumsal muhalefeti tetikledi. Dini lider Ayetullah Humeyni etrafında şekillenen bu muhalefet, farklı toplumsal grupların katıldığı kitlesel protestolarla güç kazandı. Olayların tırmanmasıyla 1979’da Şah ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve İran’da monarşi sona ererek İslam Cumhuriyeti kuruldu. Yani 1979 İslamî Devrimi İran’daki emperyalist müdahalelerin bir tür boomerang etkisiyle geri tepmesinin somut bir tezahürüdür.
***
İran, Türkiye gibi, bölgede görece iyi eğitim seviyesine ve hatırı sayılır bir orta sınıfa sahip bir ülke olarak, Orta Doğu’da demokrasinin yeşerebileceği nadir toplumlardan biri aslında. Her ne kadar otoriter rejim sebebiyle etkili bir şekilde örgütlenmekte zorlansa da, İranlılar gerektiğinde sokaklara çıkıp tepkisini protestolarla da gösteren bir toplum. Lakin İran demokrasisinin önündeki engeller de azımsanacak gibi değil ve bu engeller dışarıdan gelecek müdahalelerle aşılabilecek türden değil. Aksine, yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi, dış müdahaleler İran’daki demokratik gelişimin gecikmesinin başlıca sebebidir.
Mesela İran, özellikle Türkiye ile kıyaslandığında, çok daha sınırlı bir demokratik geçmişe ve kültüre sahip. Osmanlı ve Türkiye’ye kıyasla, İran’da tarihsel olarak dinî kurumlar devletten çok daha bağımsız bir konuma sahipti ve bu da hep devlete alternatif bir otorite yarattı. Yine Türkiye’nin aksine, İslam rejiminde siyasi partiler kurumsal açıdan zayıf ve siyasal rekabet de büyük ölçüde sistem içi dengelerle sınırlı kaldı. Özellikle Ali Hamaney döneminde zaten geniş yetkilere sahip olan “ruhani lider” makamının gücü daha da arttı ve siyasi otorite önemli ölçüde bu makamda yoğunlaştı. Bununla birlikte İran, bölgedeki birçok otoriter rejime kıyasla daha kurumsallaşmış ve komplike bir siyasi yapıya sahip. Seçimler, farklı güç merkezleri ve belirli düzeyde siyasi rekabet tamamen ortadan kalkmış değil. Dolayısıyla İslamî rejimin sonunun yalnızca Hamaney’in ölümüyle gelmesi pek olası görünmemekte; ancak, İran’ı gelecekte nasıl bir siyasal dönüşümün beklediği de henüz oldukça belirsiz.
***
Her ne kadar Trump ve Netanyahu İran halkını sokaklara çıkıp rejimi devirmeye çağırsa da, bu savaş tabii ki İran’a demokrasi getirmek için yapılmıyor. Aksine, savaş ortamı her zaman otoriter devletlerin eline daha da baskıcı politikalar uygulamak için güçlü fırsatlar verir. Böyle dönemlerde devletin eleştiriye karşı toleransı tamamen ortadan kalkabilir, seçimler ertelenebilir, siyasi faaliyetler yasaklanabilir, muhalifler kolaylıkla “vatan haini” ilan edilebilir ve devlet tüm bunları savaş koşullarını gerekçe göstererek meşrulaştırabilir. Nitekim İran’daki rejimin en baskıcı ve acımasız olduğu dönem 1980–1989 İran-Irak Savaşı yıllarıdır. Yeni kurulan İslamî rejim, siyasal gücünü pekiştirme ve muhalefeti bastırma fırsatını büyük ölçüde bu savaşın yarattığı olağanüstü koşullar sayesinde elde etmişti.
İkinci olarak, İran’da son yıllarda sınırlı da olsa bir siyasi yumuşama ve toplumsal açılım işaretleri görülmeye başlamıştı. 2022’de Mahsa Amini’nin başörtüsünü kurallara uygun takmadığı gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra hayatını kaybetmesiyle başlayan protestolar kısa sürede ülkenin birçok şehrine yayıldı ve uzun süre de devam etti. Bu süreç, özellikle kadınların kamusal alandaki görünürlüğü ve başörtüsü uygulamasına yönelik toplumsal direniş açısından önemli bir kırılma yarattı. Bugün bu sayede artık birçok şehirde kadınların başörtüsüz biçimde kamusal alana çıkabildiğini görüyoruz. 2024’te yapılan son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde reformist bir aday olan Masoud Pezeshkian’ın yaklaşık %54–55 oy alarak seçimi kazanması da bu görece yumuşama atmosferinin bir yansımasıydı.
Bununla birlikte İran siyasal sisteminde seçilmiş cumhurbaşkanının yetkilerinin sınırlı olduğunu ve asıl gücün büyük ölçüde “ruhânî lider” makamında toplandığını da hatırlamam gerekir. Ordu, güvenlik aygıtı, yargı ve birçok stratejik kurum doğrudan ruhani liderin denetimindedir. Ayrıca adayların seçimlere katılıp katılamayacağına karar veren “Anayasayı Koruyucular Konseyi” gibi kurumlar da sistem üzerinde güçlü bir filtre görevi görüyor. Bu nedenle seçim sonuçları genelde büyük bir siyasi değişime yol açmıyor. Buna rağmen son yıllarda özellikle İranlı kadınların ve gençlerin, kimi zaman hayatlarını dahi riske atarak, rejime karşı gösterdikleri direniş toplum içinde önemli bir dönüşüm dinamiği yarattı. Tam da bunun bazı sonuçları görülmeye başlanmışken, İsrail ve ABD’nin 2025 haziranından beri başlattığı saldırılar ülkedeki siyasi atmosferin yeniden sertleşmesine yol açtı. Geçtiğimiz aralık ve ocak aylarında İran güvenlik güçlerince öldürülen on binlerce protestocuyu düşünürseniz, bu yumuşama sürecinin zaten ciddi biçimde sekteye uğramaya başladığını görmek mümkün. Velhasıl, şu anki savaş da rejimi daha da sertleştirme potansiyeline sahip.
Son gelen haberlere göre, öldürülen İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in ikinci oğlu Mojtaba Hamaney, babasının halefi olarak dün “ruhani lider” seçildi. İran’ın en yüksek otoritesini seçmekle sorumlu olan ruhani kurulun üyeleri bu kararı duyururken İran halkını onun etrafında birleşmeye ve ulusal birliği korumaya çağırdı. Devlet medyasında yayımlanan açıklamada, Hamaney’in kurul tarafından “kararlı bir oylama” sonucunda seçildiği belirtildi. Bu da demek oluyor ki rejim yumuşamayı değil, sertliği seçiyor. Nitekim Mojtaba Hamaney sistemin devamlılığını sağlayabilecek ve güvenlik kurumlarıyla ilişkisi güçlü bir figür. Hanedanlık tartışmaları da yaratacak olan bu karar, yakın bir zamanda barış olma olasılığının da düşük olduğuna işaret ediyor.
***
Tabii emperyalizmin pençesinin geçmişte sadece İran’a değil, Kıbrıs adasına da uzanmış olduğunu İran’daki bu savaşla birlikte biz de yeniden hatırlamış olduk. 1959’da yapılan Zürih ve Londra görüşmelerinde imzalanan Garanti ve İttifak Antlaşmaları, her ne kadar İngiliz sömürge yönetimini sona erdiriyormuş gibi görünse de, aslında adadaki İngiliz üslerini garanti altına alan bir nitelik taşımaktaydı. Nitekim 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken Cumhurbaşkanı Makarios ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Küçük, Türkiye ve Yunanistan ile birlikte, Ağrotur ve Dikelya’daki İngiliz üslerinin Britanya’nın egemenliğinde kalmasını kabul etmişlerdi. Adadaki sömürgecilik kalıntısı bu İngiliz üsleri, Kıbrıs’ı İran Savaşı’nda yalnızca potansiyel bir hedef haline getirmekle kalmıyor, aynı zamanda adadaki silahlanma yarışını da tekrar hızlandırıyor. Adaya geçen hafta atılan füzeler ve düşen dronun ardından ortalığı velveleye veren ve yalnızca İngiltere, Yunanistan ve Avrupa Birliği’ni değil, İsrail’i de yardıma çağıran Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Hristodulides’in bu hamlelerinin ardından, şimdi de Türkiye adanın kuzeyine F-16 savaş uçakları konuşlandırmaya hazırlanıyor. Tam da barış görüşmelerinin yeniden başlaması olasılığının arttığı bir dönemde yaşanan bu endişe verici gelişmeler, sanki bir kez daha umutlarımızı suya düşürüyor.