İran savaşı ve uluslararası hukuk: Uluslararası hukuksuzluğun Trump ve Netanyahu boyutları

BM’nin temel amacı aslında oldukça açıktır: yeni savaşların ortaya çıkmasını engellemek ve dünyada kalıcı barışı sağlamak. Benzer şekilde, Avrupa Birliği de Avrupa kıtasında savaş ihtimalini ortadan kaldırma hedefiyle kuruldu. Dünyada neden hâlâ pek çok savaş oluyor? Irak olsun, Ukrayna olsun, Gazze olsun, ya da şimdiki İran savaşı olsun, BM’nin varlığına ve uluslararası hukuka rağmen neden savaşlar engellenemiyor?

Yonca Özdemir
23/03/2026 13:00
İran savaşı ve uluslararası hukuk: Uluslararası hukuksuzluğun Trump ve Netanyahu boyutları

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, ABD liderliğindeki Müttefik Güçler önceki deneyimlerden çıkardıkları dersler doğrultusunda Birleşmiş Milletler'i (BM) kurdular ve uluslararası hukukun temel prensiplerini şekillendirdiler. BM’nin temel amacı aslında oldukça açıktır: yeni savaşların ortaya çıkmasını engellemek ve dünyada kalıcı barışı sağlamak. Benzer şekilde, Avrupa Birliği de Avrupa kıtasında savaş ihtimalini ortadan kaldırma hedefiyle kuruldu ve bu anlamda önemli ölçüde başarılı oldu. Ancak aynı başarıyı küresel ölçekte gözlemlemek mümkün değil. Dünyada neden hâlâ pek çok savaş oluyor? Irak olsun, Ukrayna olsun, Gazze olsun, ya da şimdiki İran savaşı olsun, BM’nin varlığına ve uluslararası hukuka rağmen neden savaşlar engellenemiyor?

Elbette, tıpkı devletlerin hukukunda olduğu gibi, sadece yasaların ve ilkelerin varlığı şiddetin önlenmesini garanti etmez; ancak bunlara uyulduğunda şiddetin ortaya çıkma olasılığının azalması ya da bunlara uymayanların da cezalandırılması beklenir. Ne var ki, uluslararası sistemde devletlerüstü bir otorite bulunmadığından, mevcut hukukun uygulanmasını sağlayacak merkezi ve bağlayıcı bir mekanizma yok. Bu nedenle uluslararası hukuk, çoğu zaman zayıf devletler üzerinde etkili olabilirken, Amerika ya da Rusya gibi büyük güçler söz konusu olduğunda oldukça kısıtlı kalıyor. Büyük güçlerin BM mekanizmalarını tıkayabilme ve uluslararası hukukun uygulanmasını engelleyebilme kapasitesi bu sorunun temel nedeni. Dolayısıyla sorun, uluslararası hukukun ya da BM’nin ilkelerinin kendisinden ziyade, bu kurumların özellikle büyük güçler karşısında yapısal olarak zayıf olması.

Genel olarak bir devletin başka bir devlete karşı güç kullanabilmesi için hangi koşulların sağlanması gerektiği ve bunun nasıl meşrulaştırılabileceği uluslararası hukukta açıkça düzenlenmiştir. Bu yazıda devam etmekte olan İran savaşını mevcut uluslararası hukuk ve normlar ışığında değerlendirmeye çalışacağım.

***

En temel uluslararası kural olarak, BM Şartı’nın 2(4). maddesi devletlerin başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanmasını açıkça yasaklar. Bununla birlikte, bu yasağın iki temel istisnası bulunmaktadır. Birincisi, Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirmesidir: Şart’ın VII. Bölümü (39–42. maddeler) uyarınca Konsey, barışa tehdit, barışın ihlali veya saldırı eylemi tespit ettiğinde güç kullanımına izin verebilir. İkinci istisna ise meşru müdafaadır: 51. madde, bir BM üyesine yönelik silahlı saldırı gerçekleşmesi halinde bireysel ya da kolektif meşru müdafaa hakkını tanır ve bu hak, Güvenlik Konseyi gerekli önlemleri alana kadar devam eder. Dolayısıyla, Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi veya geçerli bir meşru müdafaa gerekçesi olmaksızın güç kullanımı genel olarak hukuka aykırıdır.

Peki uluslararası hukuka göre “Ben saldırmasam o saldıracaktı. Ben tehdide karşı önlem aldım,” demek ne kadar geçerli? BM Şartı’nın 51. maddesi ve teamül hukuku uyarınca meşru müdafaa hakkının kullanılabilmesi için de bazı temel koşulların sağlanması gerekir: Öncelikle fiilen silahlı bir saldırının varlığı söz konusu olmalıdır; ayrıca güç kullanımı gerekli, orantılı ve saldırıya yakın bir zaman diliminde gerçekleşmiş olmalı, bunun yanında Güvenlik Konseyi’ne bildirim yapılmalıdır. 1837 tarihli Caroline doktrininden türetilen ve “ani, ezici, başka seçenek bırakmayan ve düşünmeye zaman tanımayan” bir tehdidi esas alan “önleyici meşru müdafaa” yaklaşımı mevcut, fakat bu yaklaşım da hukuken oldukça tartışmalı. Örneğin, ABD ve İsrail  İran’ın nükleer kapasitesi, füze programları ve Hizbullah gibi taşeron aktörleri üzerinden kendilerine “yakın tehdit” oluşturduğunu ileri sürerek bu tür bir meşru müdafaa iddiasında bulunuyor. Ancak uluslararası hukukçular, Şart’ın açıkça “silahlı saldırı”dan bahsettiğini, potansiyel gelecekteki tehditlere karşı önleyici saldırıların bu kapsamın dışında kaldığını ve bu nedenle bu gerekçenin uluslararası hukuka uygun olmadığını savunmakta.

Uluslararası hukukta, BM’nin de dayandığı “haklı savaş” (just war) prensibi bulunmakta. Bu prensip bir savaşın meşruiyetini değerlendirmek için şu kriterlerin karşılanmasını öngörür: haklı neden, meşru otorite, doğru niyet, son çare, orantılılık ve başarı ihtimali. Buna göre bir ülkenin başka ülkeye saldırmak için öncelikle “haklı bir nedeni” (just cause) olması gerekir, yani savaş bir saldırıya ya da ciddi bir adaletsizliğe karşılık olarak yürütülmelidir. Bu bağlamda İran’ın gerçekten yakın bir saldırı hazırlığında olup olmadığı ya da müdahalenin önleyici nitelikte olup olmadığı oldukça tartışmalı. Pek çok uzmana göre bu şart İran Savaşı'nda karşılanmadı. Nitekim geçtiğimiz hafta ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent, “İran’ın ABD’ye yönelik yakın bir tehdit oluşturmadığını” ve “ABD’yi bu savaşa İsrail’in sürüklediğini” ifade ederek görevinden olaylı bir şekilde istifa etti.

“Meşru otorite” kriteri geleneksel olarak BM Güvenlik Konseyi yetkilendirmesine vurgu yapar. Ne İsrail ne de Amerika İran’a saldırmadan önce Güvenlik Konseyi onayı almamış, hatta böyle bir onay almak için teşebbüste bile bulunmamıştır. Dolayısıyla bu savaş meşru bir yetkiye dayanarak başlatılmamıştır. 

“Doğru niyet” ilkesine göre savaşın amacı bölgesel güç mücadelesi ve stratejik hedefler değil, barışı tesis etmek olmalıdır. “Son çare” ilkesi ise bir ülkeye saldırıp savaş başlatmadan önce tüm diplomatik seçeneklerin tüketilmesini gerektirir. Lakin İran Savaşı İsrail ve Amerika tarafından müzakereler hâlen sürmekteyken başlatıldı. “Orantılılık” ise hem jus ad bellum (genel güç kullanımının tehditle orantılı olması) hem de jus in bello (sivil zararların beklenen askeri avantajla aşırı olmaması) düzeyinde değerlendirilir. Daha ilk günden ABD kuvvetlerinin bir okulu bombalaması bu savaşın haksızlığına ve orantısızlığına dair hiçbir şüphe bırakmadı. Son olarak “başarı ihtimali” kriteri, askeri müdahalenin bölgede ya da dünyada güvenliği gerçekten artırıp artırmayacağını sorgular. ABD ve İsrail ister bu savaşı kazansın ister kazanamasın, bu savaşın bölgesel çatışmayı tırmandırma riski oldukça yüksek.

Özetle, İsrail ve Amerika’nın başlattığı İran Savaşı “haklı savaş” kriterlerinin hiçbirini karşılamamaktadır. Dolayısıyla haksız ve hukuksuz bir savaştır.

***

İran savaşının bir diğer önemli boyutu, görevdeki bir devlet başkanının (Ayetullah Ali Hamaney) hedef alınarak öldürülmesidir. Uluslararası hukukta, silahlı çatışma sırasında yabancı bir devlet başkanının öldürülmesini açıkça ve kategorik olarak yasaklayan bir sözleşme kuralı bulunmuyor. Lakin, özellikle Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokolü uyarınca yalnızca muharipler ve askeri hedefler meşru hedef kabul edilir; siviller ise doğrudan çatışmalara katılmadıkları sürece korunur. Yani uluslararası hukukta siyasi suikastlara karşı yerleşik bir norm bulunmakta. Ayrıca, ABD’de 1976, 1978 ve 1981 tarihli başkanlık kararnameleriyle yabancı devlet adamlarına siyasi suikast gerçekleştirmek veya buna yönelik plan yapmak yasaklanmıştır. Yani Trump hükümeti Hamaney’in öldürülmesi için İsrail’le işbirliği yaparak kendi yasalarını da çiğnemiş oldu.

***

Diğer bir konu ise bir ülkede rejimi değiştirmek amacıyla o ülkeye saldırmanın hukuken meşru olup olmadığı hususu. Rejim değiştirmeye yönelik savaşlar uluslararası hukuk açısından genel olarak meşru kabul edilmez. BM Şartı çerçevesinde “devlet egemenliği” ve “siyasi bağımsızlık” güçlü biçimde korunur: 2(4). madde başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanımını yasaklarken, 2(7). madde de devletlerin içişlerine müdahaleyi sınırlar. İran’daki rejimi değiştirmek bu savaş için oldukça sık kullanılan gerekçe, lakin bu hedefi bahsettiğim iki ilkenin ihlali olarak yorumlayabiliriz. 51. maddede bahsedilen “meşru müdafaa” gerekçesi ise yalnızca bir silahlı saldırıyı durdurmayı amaçlar; saldırıyı bertaraf etmenin ötesine geçerek karşı tarafın rejimini devirmeyi kapsamaz. Nitekim BM Güvenlik Konseyi tarafından yetkilendirilen operasyonlarda da resmi amaç sivilleri korumak veya barışı yeniden tesis etmektir; rejim değişikliği açık bir hukuki hedef olarak ifade edilmez.

“Müdahale etmeme” (non-intervention) doktrini de uluslararası hukukun temel ilkelerinden biridir ve devletlerin başka ülkelerin iç siyasetlerine karışmasını yasaklayan teamül niteliğinde bir kural içerir. Bu ilke, 1986 yılında Nikaragua v. ABD davasında açık biçimde ortaya konmuş; Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), ABD’nin Nikaragua hükümetini devirmeye yönelik girişimlere destek vermesinin müdahale yasağını ihlal ettiğine hükmetmiştir. Nikaragua gibi küçük bir ülkenin ABD’yi dava etmesi ve bu davayı kazanmış olması, uluslararası adalet savunucularını umutlandırmış olsa da, gerçekte tablo çok da umut verici değildi. Nitekim ABD, karar öncesinde ICJ’nin zorunlu yargı yetkisini tanımadığını ilan etmiş ve sürece katılmayı reddetmişti. Kararın ardından mahkemenin hükmettiği tazminatı Nikaragua’ya ödemeyi de reddetti. Yani ne geçmişte ne de şimdi uluslararası hukuk Amerika’yı engellemeye yetmedi.

***

Özetlemek gerekirse, uluslararası hukukta bir ülkenin ya da bir grup ülkenin başka bir ülkeye karşı güç kullanması genel olarak yasaktır ve bu yasağın istisnaları oldukça sınırlıdır. Amerika ve İsrail’in her gün yüzlerce, hatta binlerce insanın ölümüne yol açan saldırılarının ne uluslararası hukukta ne de insan vicdanında yeri var. Buna karşılık, İran’ın kendini savunma amacıyla gerçekleştirdiği eylemler, meşru müdafaa kapsamında değerlendirilebilir ve bu yönüyle uluslararası hukuka daha yakın bir zeminde durmaktadır. Tüm bunlara rağmen birçok ülkenin Amerika ve İsrail’i açıkça kınamaktan kaçınırken İran’ı hedef alan açıklamalar yapması oldukça utanç verici. Cuma günü Riyad’da düzenlenen ve Türkiye’nin de katıldığı Arap ve İslam Ülkeleri Dışişleri Bakanları Toplantısı sonrasında yayımlanan ve İran’ın balistik füze ile insansız hava aracı (İHA) saldırılarını kınayan açıklama bu duruma örnek gösterilebilir. Sanki Amerika İran’a bu ülkelerdeki üslerden saldırmıyormuş gibi, sanki savaşı İsrail başlatmamış gibi...

Fakat yeniden belirtmek isterim ki savaşın da kuralları var. Örneğin, Cenevre Sözleşmeleri’ne göre, haklı bir savaş yürütülüyor olsa dahi sivil yerleşim birimlerine yönelik saldırılar uluslararası hukuka aykırıdır. Yani İran da misilleme yaparken bu ilkelere riayet etmezse uluslararası hukuku çiğnemiş olacaktır.

Tüm bunları düşününce insan sormadan edemiyor: Bir gün soykırımcı Netanyahu, ölümüne sebep olduğu on binlerce Gazzeli (ve Lübnanlı) için uluslararası bir mahkemede yargılanıp ceza alacak mı? Ya da Amerika İran savaşının ilk gününde bombaladığı okulda hayatını kaybeden yüzden fazla kız çocuğunun hesabını verecek mi? Güçlü olanın yaptığı her şey yanına kalıyorsa, BM Şartı, Cenevre Sözleşmesi ve Uluslararası Suç Mahkemesi gibi şeylerin ne anlamı var gerçekten?

***

Tüm dünyanın acilen sarsılıp kendine gelmeye ihtiyacı var sanki. Daha önce de defalarca vurguladığım gibi, uluslararası düzende gitgide daha çok orman kanunlarının hâkim olduğu bu karanlık dönemde daha ilkeli, dürüst ve cesaretli olmanın vakti gelmedi mi?  Pedro Sánchez dışında, yaşananların açıkça hukuksuz olduğunu ve desteklenemeyeceğini söyleyecek başka bir lider çıkmayacak mı? Güçlü zorbalara karşı birleşmeden bu döngüyü kıramayacağımızı anlamak için gerçekten bir dünya savaşı daha mı yaşamamız gerekiyor?