Türkiye’de neler oluyor? Adım adım ilerleyen otokrasi…

Biber gazı, tazyikli su ve hatta daha ağır müdahale yöntemlerine Türkiye’den maalesef fazlasıyla aşinayız. Türkiye’de ne varsa onun KKTC’de de birebir yaşanmasını isteyen bir anlayışın varlığını da biliyoruz. Bu yüzden pazartesi günü ortaya çıkan tabloyu hafife almak mümkün değil. Hele ki son aylarda Türkiye’de yaşananlara bakınca...

Yonca Özdemir
06/04/2026 09:47
Türkiye’de neler oluyor? Adım adım ilerleyen otokrasi…

Bir süredir, İran savaşı nedeniyle dikkatimizi epeyce Orta Doğu’ya çevirmiş durumdaydık. Arada Kıbrıs’a kadar savrulan ve hatta düşen füzeler ve dronelar bunda etkili olsa gerek. İnsanlar ister istemez bu çatışmayı enselerinde hissediyor. Nitekim Trump ile Netanyahu’nun hukuksuz ve haksız biçimde yürüttüğü savaş, İran’da ve Lübnan’da bütün şiddeti, yıkıcılığı ve acımasızlığıyla sürüyor.

Lakin bu hafta keskin bir biçimde yeniden kendi gündemimize döndük. Geçtiğimiz pazartesi Lefkoşa’da, hükümet hayat pahalılığı ödeneğinin dondurulmasına ilişkin yasa tasarısını Meclis’ten geçirmeye çalışınca, sendikalar hem genel grev ilan etti hem de yoğun protestolar düzenledi. Cumhuriyet Meclisi önünde toplanan sendikalar ve yurttaşların eyleminde tansiyon oldukça yükseldi. Eylemcilerin polis barikatını aşarak Meclis bahçesine girmesi üzerine çevik kuvvet biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etti. Ardından taşların havada uçuştuğu, gerilimin iyice kontrolden çıktığı görüntüler ortaya çıktı.

Ben kendi adıma, bugüne kadar hiçbir protestoda polisin bu denli sert müdahale ettiğini, hele ki biber gazına başvurduğunu hatırlamıyorum. Bu yüzden yaşananlar beni yalnızca o gün olanlar açısından değil, önümüzdeki günlerde KKTC’nin nasıl bir siyasal iklime sürüklenebileceğini düşündüğümde de ciddi biçimde endişelendirdi. Çünkü bazen bir ülkede asıl kırılma, büyük laflarla değil, bir anda sıkılan o ilk gazla, aşırı sertleşen o ilk müdahaleyle başlar. Bu yüzden Lefkoşa’da yaşananları sıradan bir protesto-polisiye gerilim olarak görmek zor. Bana kalırsa bu olay, memleketin nasıl bir yöne savrulmakta olduğuna dair ciddi bir uyarı niteliği taşıyor. Hatta daha da geriye gidersek, o külliyenin yapılıp meclisin onun içinde konumlandırılmış olması da bu gidişatın engel olamadığımız önemli bir paçasıydı aslında.

Biber gazı, tazyikli su ve hatta daha ağır müdahale yöntemlerine Türkiye’den maalesef fazlasıyla aşinayız. Türkiye’de ne varsa onun KKTC’de de birebir yaşanmasını isteyen bir anlayışın varlığını da biliyoruz. Bu yüzden pazartesi günü ortaya çıkan tabloyu hafife almak mümkün değil. Hele ki son aylarda Türkiye’de yaşananlara bakınca...

***

Bildiğiniz gibi, Türkiye’de 11 Şubat 2026’da yapılan son kabine değişikliğiyle Adalet Bakanlığına İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek, İçişleri Bakanlığına ise Erzurum Valisi Mustafa Çiftçi atandı. Çiftçi, şimdiye kadar Türkiye’de bu göreve getirilmiş en dindar ve muhafazakâr isim olsa gerek. Gürlek ise, başta İmamoğlu olmak üzere CHP’lilere yönelik açtığı davalarla tanınan bir yargı mensubuydu.

Bu iki ismin bakanlığa getirilmesi, Erdoğan’ın önümüzdeki dönemde daha muhafazakâr ve daha antidemokratik bir çizgide ilerlemekte kararlı olduğuna işaret ediyor. Özellikle Akın Gürlek’in Adalet Bakanlığı’na atanması, muhalefetin yargı yoluyla daha da yoğun biçimde baskı altına alınmaya çalışılacağının güçlü bir göstergesi. Dolayısıyla bunu sıradan bir kabine rötuşu olarak değil, adalet-yargı hattının daha da siyasallaşması ve yargının daha da fazla yürütmenin, yani Erdoğan’ın kontrolü altına girmesi olarak yorumlayabiliriz.

Bu arada, Gürlek’in Adalet Bakanı olmasının hiç hayra alamet olmadığını gayet iyi bilen CHP de bir karşı hamle yaptı. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, önce 17 Şubat 2026’da Gürlek’e malvarlığını açıklaması için bir hafta süre verdi; ardından 17 Mart 2026’da CHP Genel Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında tapu kayıtlarını göstererek, Gürlek’in elindeki ve sattığını öne sürdüğü taşınmazların toplam değerinin 452 milyon lira olduğunu iddia etti. Bu sıradan bir kamu görevlisinin maaşıyla açıklanamayacak ölçüde büyük bir servete işaret ediyordu. Bu servetin Gürlek’in memur maaşıyla 190 yılda alamayacağı kadar büyük olduğu özellikle vurgulandı.

Normal işleyen bir demokraside, böylesi ağır bir iddianın ardından en azından kamuoyunu tatmin edecek şeffaf bir açıklama, bağımsız bir inceleme, belki de geçici bir görevden alma/ayrılma beklersiniz. Ama Türkiye’de tabi ki böyle olmadı. Gürlek iddiaları reddedip Özgür Özel hakkında hukuki süreç başlatacağını açıkladı. Ardından da Gürlek’in tapu kayıtlarını sorguladıkları iddia edilen üç kamu görevlisi önce açığa alındı, sonra da tutuklandı. Yani iddiaların kendileri soruşturulmadı; aksine, iddiaların dayandığı bilgilerin peşine düşüldü. Türkiye’nin son yıllardaki siyasal mantığına bakınca bu tablo artık hiç şaşırtıcı gelmiyor: iktidara yaslananlar kolay kolay hesap vermezken, onların etrafındaki sis perdesini aralamaya çalışanlar bir anda kendilerini sanık sandalyesinde buluyor. Zaten yargının bağımsızlığının bu kadar aşındığı bir ülkede, hangi savcı Gürlek hakkında dava açmaya yeltenebilir ki?

Gürlek’in bakanlık koltuğuna oturmasının ardından, CHP’li belediyelere yönelik yeni operasyonlar da peş peşe geldi. 27 Mart’ta Uşak’ta, Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın da aralarında bulunduğu 13 kişi rüşvet iddiasıyla gözaltına alındı. Yalım için parti içinde de disiplin süreci başlatıldı. Aynı gün Marmaris Belediyesi’ne yönelik de bir operasyon düzenlendi ve belediye başkan yardımcısının da içinde bulunduğu 13 kişi gözaltına alındı.

Kuşadası’nda ise Belediye Başkanı Ömer Günel, “rüşvet” ve “irtikap” soruşturması kapsamında önce 13 Mart’ta gözaltına alındı ve 16 Mart’ta tutuklandı. Hemen sonrasında, 31 Mart’ta bu kez Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey hakkında operasyon yapıldı; Bozbey gözaltına alındı, daha sonra da tutuklandı. Kendisiyle birlikte en az 55 kişi hakkında işlem yapıldı. Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan ile Belediye Başkan Yardımcısı Süleyman Can’ın Şubat sonu gözaltına alınıp Mart başında tutuklanmasından sonra 4 Nisan’da ise Bolu Belediyesi dosyasında yeni bir aşamaya geçildi ve 3 kişi daha gözaltına alındı.

Bütün bunlara bakınca, Gürlek’in yeni görevine oldukça hızlı başladığını söylemek yanlış olmaz. Ekim 2024’ten bu yana, biri geçmiş döneme ait olmak üzere 22 belediye başkanı tutuklandı; bunlardan yalnızca ikisi daha sonra tahliye edildi. Bu dosyalar, “yolsuzlukla mücadele” görüntüsü altında yürütülen geniş çaplı bir yargı-siyaset kuşatmasına işaret ediyor. Belli ki AKP iktidarı, yerel seçimlerde aldığı yenilgiyi yargı yoluyla telafi etmeye çalışıyor ve bu durum yeni dönemde daha da hız kazanmış görünüyor.

İktidarın CHP’yi yargı eliyle kuşatma stratejisinin bir parçası olarak bir “mutlak butlan” kararı alma ihtimali de hâlâ güçlü. CHP bu olasılığa karşı da hazırlık yapmaya çalışıyor. Bu hafta basına yansıyan 22 milletvekilinin istifasıyla Meclis’i ara seçime zorlama planı da bu arayışın parçası; ancak bu plandan somut bir sonuç çıkacak mı, emin değilim. Her koşulda Erdoğan’ın, mutlak butlan üzerinden CHP’yi daha da zayıflatmayı, mümkünse partiyi ikiye bölmeyi ve genel seçim öncesinde elinden geldiğince yıpratmayı hedeflediği belli. Zaten hiziplerden sürekli mustarip olan CHP’nin, Özgür Özel’in yoğun çabasına rağmen, böyle bir bölünmeden seçim kazanacak kadar güçlü çıkıp çıkamayacağı ise belirsiz.

Tüm bunlar olurken, bir yandan da güya “barış süreci” devam ediyormuş gibi bir hava yaratılıyor; ama gerçekte ortada kayda değer bir ilerleme yok. DEM Parti ve Öcalan ne kadar süreci hızlandırmaya çalışsalar da, işler belli ki yalnızca Erdoğan’ın izin verdiği hızda ilerliyor. İran savaşı ve benzeri gelişmeler de eklenince, bu cephede ciddi bir durgunluk hâkim. Açıkça söylemek gerekirse, DEM Parti barış süreciyle pasifize edilmiş durumda. CHP’ye yapılanlar karşısında fazla tepki vermiyor. Halbuki biliyoruz ki muhalefet birleşmezse Türkiye’de demokrasiye dönmek imkânsız. Ne DEM Parti CHP’yi üzmek istiyor, ne de CHP DEM Parti’yi karşısına almak istiyor. Ama buna rağmen 2023 seçimlerinden beri iki partinin siyasi hedefleri ve öncelikleri giderek birbirinden uzaklaşıyor.

***

Tabi ki antidemokratik hamleler CHP ile de sınırlı kalmadı, medyayı da vurdu. Bunlardan en çarpıcı olan herhalde Deutsche Welle muhabiri Alıcan Uludağ ve BirGün gazetesinden İsmail Arı’nın tutuklanması oldu. Uludağ “Sandıkta kaybettiği yerel iktidarı yargı eliyle geri almaya çalışıyor”, “Tarih, Erdoğan dönemini de yazacak” şeklindeki X paylaşımları sebebiyle tutuklu.

Arı’nın suçlandığı şeyler ise yaptığı haberler: Erdoğan ailesinin yönetiminde olduğu vakıflarla ilgili 16 Ocak 2026 tarihli BirGün TV yayını, “Tarihi yapılar gözden çıkarıldı” başlıklı 10 Mart 2026 tarihli haber, “Sarayın koridorlarından torpil çarkı” başlıklı 9 Mart 2026 tarihli yayın ve Yunus Emre Vakfı’ndaki yolsuzluk üzerine 16 Şubat 2026 tarihli yayın gibi.

Uludağ dosyasında hukuki yetki ve usul tartışması, İsmail Arı dosyasında ise haber yapmanın bizzat suç gibi muamele görmesi öne çıkıyor. Bu yüzden mesele sadece “iki gazeteci tutuklandı” değil, yargının basın üzerinde disiplin ve korku aracı olarak kullanılmasının artık daha da yaygın ve kurumsallaşmış olması.

Medyanın aldığı darbe bu gazetecilere yapılanlarla da sınırlı kalmıyor; görünen o ki, yeni sosyal medya kuralları geliyor. Cuma günü Adalet Bakanı Gürlek, dev sosyal medya platformlarıyla yapılan müzakerelerin olumlu sonuçlandığını ve bu platformlara “kimlikle giriş” taleplerinin kabul edildiğini duyurdu. Dediğine göre, teknik hazırlıkların tamamlanmasının ardından, Türkiye’deki sosyal medya kullanıcılarının hesaplarına erişebilmesi için kimlik doğrulaması yapması zorunlu hale gelecek. Yani adeta “Artık sıkıysa eleştirel yorum yapın da biz de sizi kolayca tutuklayalım,” diyorlar. Sadece Çin’de böyle bir uygulama olduğunu biliyorum. Çin de demokrasi konusunda içler acısı bir ülke olduğuna göre, bu haber ciddi olarak kaygı verici. Demek ki, Türkiye sadece gazetecileri, muhalif kanalları susturmakla kalmıyor, artık sıkı denetimci bir internet rejimine de evriliyor.

***

Toparlamak gerekirse, Türkiye’deki son gelişmeler hayli endişe verici. Türkiye’deki rejim yeni bir döneme girmiş ve siyaset fazlasıyla sertleşmiş durumda. Erdoğan’ın seçimlere olabildiğince muhalefetsiz girmeye hazırlandığı anlaşılıyor. Dikkat ederseniz, rejimin artık “popülist” denebilecek yönleri de iyice aşınmış durumda; çünkü popülizm en azından söylem düzeyinde halkın sesi olmayı vaat eder. Oysa bugün Türkiye’de yönetenlerle halk arasındaki mesafe iyice açılmış, rejim giderek daha açık bir otokrasiye dönüşmüş durumda.

Peki seçimler yapılır mı? Otokrat liderler, seçimlerden meşruiyet devşirdikleri için seçimleri bütünüyle ortadan kaldırmaktan genelde kaçınırlar. Çünkü seçim yapmadığınız anda, işin adı doğrudan diktatörlüğe çıkar. Buna karşılık muhalefeti, sivil toplumu ve özgür medyayı olabildiğince baskılayıp özgür ve adil olmayan şartlarda seçim yaparsanız, hem iktidarı korursunuz hem de rejimin adı en fazla “liberal olmayan demokrasi” ya da “rekabetçi otoriterlik” olur. Ayrıca dışarıya ve içerideki topluma, sanki hâlâ gerçek bir siyasal tercih alanı varmış görüntüsü verirsiniz. Bu da otoriter rejimi pekiştirir. Sonuçta Putin bile Rusya’da seçim yapıyor.

Türkiye’deki bu gidişatın Kıbrıs’a da yansıyacağından emin olabilirsiniz; nitekim bunun işaretlerini şimdiden görüyoruz. Amerika’nın bile artık demokrasiye gerçek bir değer atfetmediği, kendi liderlerinin açgözlü ve narsist bir otokrat gibi davrandığı bir dönemde, diğer otokratlar da daha çok cesaret buluyor ve dünya konjonktürü barıştan ve demokrasiden yana esmiyor. Ben uzun vadede bütünüyle umutsuz değilim; ama düzlüğe çıkmadan önce bizi çok daha zor, çok daha sarsıcı günlerin beklediğinden de neredeyse eminim.