Değişen Aktörler, Değişmeyen Düzenek...

None

Kıbrıslı Gazetesi
29/04/2023 14:38
Değişen Aktörler, Değişmeyen Düzenek...
Bugün farklı branşlardan farklı perspektiflerden, en basit görünen konuların dahi, ne kadar derinlemesine anlamlandırılabileceğine şahit olmanın hazzını yaşadım yüreğimde....Bir de kendi insanım ve kendi gencimin çalışan, sorgulayan bilinçli yaklaşımları zaman zaman kurumaya yüz tutan umutlarıma su serpti doğrusu... Rutin kahve muhabbetlerimizden birinde meslektaşlarımla, nereden başladı tam olarak hatırlamıyorum ama bir şekilde konu günümüz popüler kültür ürünlerinden sosyal medya ve insanlar üzerindeki potansiyel risklerine geldi. Elbette benim olduğum tartışma ortamlarında artık bu konuya gelinmemesi tuhafıma gitmezdi de değil doğrusu... Bir taraftan konumuzu tartışırken bir taraftan da nesiller arası yaş diliminin ne kadar daraldığına şahit oldum. Bizim zamanımızda diye başlayan cümlelerimin sonunu garipseyen yüz ifadeleri ile dinlemesi idi belki de en bariz göstergesi. Öyle ya ben tek kanallı dönemlerin son demlerini yaşayan o “şanslı” nesildendim... Hatırladığım kadarı ile konuşmamız İngiltere'de yapılan son araştırmalardan, facebook gibi sosyal paylaşım ağlarının azalan kullanımından ve nedenlerinden başlamıştı. Kıbrıslı Türk asıllı “yabancı” meslektaşım insanların bu çeşit sosyal paylaşım ağlarının kıskançlık sebebi olabileceğini anlamlandıramayacağından bahsetti... Özel olanın kamusal alana taşınmasından ziyade, ki bu konuya da değinmeye çalışacağım, bedensellik gerektirmeyen tecrübelerin imkânsızlaşması nedenlerin başında gelmekte sanırım... Oysa ki çok açıktı meslektaşımın anlamlandıramadığı sorunun cevabı; geçek yaşamın zaman ve mekan gibi sınırlılıklarından soyutlanan bireyin “küresel köy”de belki bedenen değil ama bilhassa duygusal bağlamda “karşılaşabileceği” alternatif kişilerin çoğalması... Olmak istediği ve olduğu kim’liği arasında gidip gelen bireylerin “nefes” alabileceği, kendini gerçekleştirebileceği, farklı tecrübeleri deneyimleyebileceği sonsuz bir mekandan ve ortamdan bahsediyorduk aslında...Bilhassa da gerçek yaşamda tüketilen bedensellikler, bedenler üzerine kurulu sevgiler ve ezbere, duygusuz sevişmeler kol gezerken etrafta....İnsanlar hiç dokunmadan dahi sevebilmenin hazzını tatma ortamı yakalamışken...En acı verici aldatılma da o değil midir...Kendini aldatmak, kalbini aldatmak... Ardından mevzu söz konusu “küresel köyün” muhtemel risklerine geldi...Arka pencere sendromu dedim...Yeni tip kaygılar, yeni tip paronayalar, ruhsal sorunlar, yeni tip teşhir ve röntgencilik derken konu uzadı da uzadı... Her zaman mutlu ve huzurlu profil sergilemeye çalışan sözde sorunsuz bireylerin ardında sakladığı paradokslar ve karmaşalar...Özel olanın tüketilişi mahremiyetin ve insani birçok değerin yok oluşu...postmodernizmin hayatımıza usul usul yerleşmesiydi aslında konu... Gidilen mekanların “tag”lanması, yapılan eylemlerin sinkronize bir şekilde kamusallaştırılması...Üstüne üstlük tüm bunların “tanımadıklarınızca” beğenilmesinin verdiği tuhaf haz...Anlaşılamama sıkıntısından anlayabilecek birilerini arama çabası mı bu yoksa kendi medyasında kendi “ün”ünü yasallaştırma ve gerçekleştirme çabası mı.... Gönderici ve alıcın konumlarının kayganlığının getirdiği avantaj ve dezavantajlarından öte bir şeydeğil bu aslında...Kontrolsüz yayınlar ve kontrolsüz “reyting” çabaları...Kimin ne yaptığını kimin neden umursayabileceğini sorgulamadan sadece hazzına vararak. Ya da gidilen kafelerin, resturantların, barların başkaları tarafından bilinmesi ne kazandıracak ki insana? Kamusal yaşamak bir yandan özel olanı tüketirken, bir yandan da kamusal-özel kargaşasını beraberinde getirmekte... Peki tüm bunların nedeni sadece sosyal medya mıydı? İnternet denen devasa ağ icat edilmemiş olsaydı bu noktaya gelinmeyecek miydi....İnsanların mutsuzluğunun ve tatminsizliğinin göstergesi olmasının yanı sıra sebebidir dediğimde, “yeni” dönem genç nesilden meslektaşım mutsuz değiller ve mutsuz da olmuyor insanlar dedi. Peki dedim, ağlarken veya hüzünlü bir halinde fotoğrafını çekip paylaşan birilerini gördün mü hiç, veya beğenmediği bir pozunu ekleyen birine rastladın mı? İlişkiler tribünlere oynuyor, mutlu profiller vitrinlerde...Bu mu mutluluk dedim, peki ya buz dağının ardında yatan ben mutluyum ve mükemmelim”i ispatlama çabasında olma psikıolojisi? Kime ne gösterilmeye çalışılıyor ki veya neyin, nelerin üstü örtülmeye çalışılıyor? Verilen mesajlar “ötekilere” mi yoksa bireyin kendisine ki? En zor itiraflar kendimize yaptıklarımızdır, ve en acıtanlar... Elbette mutsuz olunur dedi arkadaşım, eğer ki kendimizi mukayese edersek ”öteki” ile, ama yapmıyoruz dedi...Gerçek olabilir miydi bu...İnsanın doğasına karşı gelmesi gibi birşey benim nazarımda...Çalışan beyinlere, düşünen akıllara tezat... Mümkün olsa bir bela mümkün olmasa başka.. Sorgulamamak ve karşılaştırmamak... Eğer ki hep kendimizin güneşe bakan aydınlık kısmını teşhir etme çabası içerisinde isek, durup da bir düşünmemiz gerek; rekabet veya mukayese tek taraflı olabilecek bir şey miydi diye...Cevabı içimizde saklı...itiraf etsek de etmesek de! Güçlünün gücünün meşrulaştırılmasının söz konusu olduğu bir düzenekte ”sosyal medya olmasaydı, bunların hiçbiri olmazdı” gibi ütopik bir düşünceye kapılmak sanırım komik olacaktır... Geleneksel medyada imrendiğimiz, kimi zaman masumane bir şekilde “taklit” ettiğimiz ünlülerin yerlerini gündelik yaşamlarımızdaki “sıradan” insanlar aldı sadece sosyal medya aracılığı ile...Değişen aktörler, değişmeyen düzenek...Düzenekteki çarklar, gücüne güç katılan düzenek sahipleri...Tüketilen yine insanlık ve insana dair her şey; değer yargıları, duygular, kim’likler; tüketense yine tükecileştirilen biz...