Taşkent Doğa Parkı Yetkililerinden Duygusal Paylaşım
Taşkent Doğa Parkı yetkilileri, yaralı kurtulan bir anne eşeğin yaşadığı acıyı ve hikayesini onun gözünden anlattı.
Taşkent Doğa Parkı yetkilileri, Dipkarpaz’da geçtiğimiz hafta yaşanan katliamdan yaralı kurtulan bir anne eşeğin yaşadığı acıyı ve hikayesini onun gözünden anlatan duygusal bir paylaşım yaptı.
Taşkent Doğa Parkı yetkililerinin sosyal medya paylaşımı şu şekilde:
Geçtiğimiz haftalarda sürüsü katledilen ve kendi yaralı kurtulan anne eşeğin hikayesi...
Büyüklerimiz anlatırdı, biz eşekler binlerce yıldır insanlarla beraber yaşamışız, onları, onların taşıyamadığı yükleri sırtımızda taşımışız, arabalarını çekmişiz, ürünlerini işlemelerine yardımcı olmuşuz yorulmadan. Eskiden çok değerli sayılırmışız, daha sonra insanlar büyük gürültülü makineleri keşfedince bize ihtiyaçları kalmamış, bizleri külfet olarak görmüşler, yıllardır onlar için yaptığımız fedakarlıkları unutmuşlar. Atalarım onlarca yıl önce Karpaz’a terk edilmiş, burada ihtiyaçları olan insan korumasından uzak, kendi başlarına hayatlarını idame etmeye zorlanmışlar. Ben burda doğdum, hep burada yaşadım ama hiçbir zaman benimseyemedim, yaşadığım hayatın hakettiğim hayat olduğunu hissedemedim. Burada hayat bizim için çok zor. Günlerde içecek su bulamadığımız zamanlar oluyor, yıl boyunca yemek bulmakta zorlanıyoruz, ama dayanıklı hayvanlarız, yaşayabilmek için, hayatta kalabilmek için sürekli arayış içerisindeyiz. Bazılarımız yiyecek bulmak için uzaklara gitti, bazılarımız bizi terk eden insanlardan yemek dileniyor, bazılarımız açlıktan ve istemeden insanların ekinlerine girerek yiyecek bulmaya çalışıyor. Her gün yeni bir mücadele bizim için, mutlu değiliz, huzurlu değiliz ama yaşıyoruz bir şekilde. Daha doğrusu yaşıyorduk…
Yaklaşık 2 hafta önceydi, kış için güzel bir gündü, Güneş Karpaz’ın tarlalarının üzerinde batıyordu, bulutlar gökyüzünü sıcak, turuncu ve pembe tonlarında boyuyordu. Ben yaklaşık 30 bireylik bir sürüyle yaşıyordum, 6 aylık küçük bir yavrum vardı. Sürekli yiyecek ve su arayışındaydık, iyi beslenebilmek ve yavruma ihtiyacı olan sütü üretebilmeye çalışıyordum sürekli. Gün, diğer her gün gibi başlamıştı, ama bugün farklı olacaktı. O gün batmadan hayatımız korku ve acıyla kıpkırmızıya dönecekti.
Önce uzaktan gürültülü arabaların yanımıza yaklaştığını gördük, daha sonra yanımızda araçlarından indiler, ellerinde gürültü çıkaran demir çubuklar vardı. Bunları daha önce de görmüştük, genelde havaya doğru tutuyorlardı. Yanımıza yaklaştılar, içinden acaba bize yiyecek bir şey verirler mi diye düşündüğümü hatırlıyorum, çünkü açtım, ve yavrumu beslemem gerekiyordu. Sonra bu sefer o demir çubukları bize doğru çevirdiklerini gördüm. Önce gök gürültüsü geldi – sessizliği parçalayan yüksek çatırtı sesleri. Başımı çevirdiğimde sürüdeki arkadaşlarımın birer birer yere yığıldığını gördüm, koskoca vücutları ağaçtan kırılan dallar gibi yere devriliyordu. Ellerinde tuttukları garip çubuklardan duman çıkıyordu, birçoğumuz ne olduğunu anlayamıyorduk. Önce kaçmak aklıma bile gelmedi, daha sonra yavrumu koruma içgüdüsü ile bir şeyler yapmam gerektiğini hissettim, o neler olup bittiğini anlamıyordu bile ama benim sözümden çıkmaması gerektiğini biliyordu. Demir çubuklardan gök gürültüsü sesleri gelmeye devam ediyordu. Tam koşmaya başlarken vücudumun bir yarısında korkunç bir acı hissettim, ama artık duramazdım. Olanca gücümüzle hiç olmadığı kadar koştuk ve oradan mümkün olduğunca uzaklaştık.
Durduğumuzda yorgunluktan olduğunu zannettiğim acı meğerse demir çubuklardan çıkan demirlerin vücuduma girmesiymiş. Bir sürüm yoktu artık, bir tek ben ve yavrum vardı, yavrumun hayatta olması tek tesellimdi. Bu şekilde günler geçti, hiç böyle bir açlık, böyle bir zayıflık hissetmemiştim. Bir zamanlar beni öyle ya da böyle besleyen bu topraklar şimdi daha da çorak görülüyordu. Artık süt üretemiyordum, yavrum da açtı ve sürekli sızlıyordu. En azından biraz büyüdüğü için yerdeki çayırlardan yiyordu. Yanımdan hiç ayrılmadı. Ben onun için güçlü olmak istedim ama yorgundum, çok yorgundum.
Bu şekilde günler geçtikten sonra bu sefer başka insanlar geldiler, bunlar sürüme ölüm getirenlerden farklı görünüyorlar, farklı davranıyorlardı, sanki bana ve yavruma yardım etmek istiyorlardı ama insanlara olan güvenim kırılmıştı bir kere. Yavrum için bu riske giremezdim ve onların yanımıza yaklaşmasına izin vermedim. Vücudumu saran korku zihnimin düşünmeden bedenimin tepki vermesine sebep oluyordu. Yorgundum, acı içindeydim ama koştum, sendeledim ama durmadım. Onlar ise uzaktan beni izlediler, sanki daha fazla yorulmamı, daha çok zarar görmemi istemiyorlardı, ama bir türlü güvenemiyordum…
Aradan birkaç gün daha geçti, günlerdir çektiğim acı, kanayan yaralarım yüzünden enerjim gittikçe zayıflamıştı, ayağımın üzerine basamayacak duruma gelmiştim, acı ise sürekli artıyordu. Sonra insanlar beni tekrar buldular, ama artık kaçacak, savaşacak gücüm kalmamıştı, ayağa kalkamıyordum bile. Yavruma kaçmasını ve kendini kurtarmasını söyledim. Onu hiç bu kadar hızlı koşarken görmemiştim, bunun onu son görüşüm olacağını tahmin ediyordum.
Yerde öylece yatıyordum, savaşacak gücüm kalmamıştı, sonumu kabullenmiştim artık. İnsanlar yanıma yavaşça yaklaştılar bu sefer, beni korkutmamaya çalıştıklarını hissediyordum, bu insanların farklı olduklarını anlamıştım. Boynuma bir ip geçirdiler, sonra bir araç geldi, bir sürü insan beni o aracın arkasındaki kutuya koydular. Çok zorlandılar çünkü neredeyse 400 kiloydum ve kendi başıma ayağa kalkamıyordum. Yine de çok dikkatli davrandıklarını bana daha fazla zarar vermek istemediklerini hissedebiliyordum.
Yaklaşık 2.5 saat o kutunun arkasında seyahat ettim, nereye gittiğimi, ne olacağımı bilmiyordum. Yol boyunca aklımda hep yavrum vardı, onu çok özlüyordum ve acaba iyi midir diye düşünüyordum sürekli. Ben iyi kötü bir şekilde yaşayabilmiştim Karpaz’ın uygunsuz koşullarında ama normal şartlarda bile birçok eşek benim kadar şanslı değildi. O ise şu anda tek başına kalmıştı.
Yolculuğun sonunda beni farklı insanlar bekliyordu, ellerinde aletler yaralarımı kontrol etmeye başladılar, içinden vücuduma ait olmayan parçalar çıkardılar. Bana verdikleri ilaçlar günlerden sonra acımı bir nebze olsun hafifletmişti ama yine de ayağa kalkamıyordum, çok zayıf ve yorgundum. Bu insanlar gerçekten farklıydı, iki gün boyunca gece gündüz saat başı beni kontrol ettiler, ilaçlarımı verdiler, beslenmemi sağladılar, aklımda ise hep yavrum vardı.
İki gün benim için çok uğraştılar. Yerde yatmaktan vücudumda ek yaralar oluşmaya da başlamıştı, bunlar da bana daha fazla acı veriyordu. Benim için sınırları zorladıklarını hissedebiliyordum ama ben giderek daha yorgun, daha zayıf hissediyordum. Sonra yanımda konuşurlarken duydum, enfeksiyonmuş ve yaralarımdan dolayı bir daha ayağa kalkabilme ihtimalim yokmuş.
Üçüncü gün yanıma geldiler, bu sefer farklı olduğunu hissetmiştim. Bazıları ağlıyordu. Önce bana bir ilaç yaptılar, günlerden, haftalardan sonra ilk kez acım tamamen yok olmuştu, 5 dakika geçtikten sonra bir ilaç daha verdiler, inşallah sürümün başına gelenler, benim başıma gelenler yavrumun başına gelmez diye düşündüğümü hatırlıyorum, sonra gözümden düşen son bir yaş damlasını hissettiğimi, ama artık acı yoktu, ardından gözlerim karardı…