Otokrat Orbán’n seçim hezimeti: Macaristan’dan alınacak dersler
Tüm dünyada popülizmin yükseldiği malumunuz. Ancak bunun gerçekten popülizmin küresel yükselişi mi, yoksa gerçekte otoriter rejimlerin yükselişi mi olduğu konusu bir muamma.
Yonca Özdemir
Tüm dünyada popülizmin yükseldiği malumunuz. Ancak bunun gerçekten popülizmin küresel yükselişi mi, yoksa gerçekte otoriter rejimlerin yükselişi mi olduğu konusu bir muamma. Nitekim son zamanlarda demokratik-sol popülizmin dünyada çok da bir başarı elde edemediğini, ama sağ-otoriter lider ve hareketlerin oy oranlarının arttığına şahit oluyoruz. 12 Nisan günü yapılan Macaristan seçimleri ise bu gidişatın tersi bir sonuç çıkardı. 16 yıldır iktidarda olan otoriter, sağ popülist Viktor Orbán seçimlerde çok büyük bir hezimete uğrayarak, Kıbrıs ağzıyla söylemek gerekirse, “tumba” oldu. Bu da bu otoriter popülist rejimlerin artık güç kaybettiği ya da onları yenmenin mümkün olduğu şeklinde bir iyimserlik havası yarattı. Ben bu konuda temkinli bir iyimserim, ama yine de Macaristan seçimleri sevindirici bir haber.
Macaristan bizi niye ilgilendirsin, demeyin. Öncelikle, hiçbir ülkenin koşulları birebir aynı olmasa da, bu tür başarılar bize mutlaka önemli dersler verir. Dolayısıyla, benzer bir vaka olan Türkiye’de Orbán’ın yenilgisinin büyük heyecan ve tartışma yaratması da sürpriz olmadı. Ben bu karşılaştırmaya girmeyeceğim, ama genel olarak hem Türkiye muhalefetinin hem de Kıbrıs muhalefetinin Macaristan’da yaşananlardan önemli dersler çıkarabileceğini düşünüyorum.
***
Popülizm, özünde, siyasette temsil krizinin derinleştiği ve geniş kesimlerin kendilerini karar alma süreçlerinden dışlanmış hissettiği ortamlarda yükselen bir siyasal tepkidir. Popülist figürler “halk egemenliği”ni yeniden tesis etme iddiasıyla ortaya çıkarlar. Bu açıdan özünde demokratik bir hareket gibi görünen popülizm, otoriter eğilimlerle birleştiğinde ise demokrasi açısından oldukça sıkıntılı sonuçlar doğuruyor; “rekabetçi otoriterlik” ya da “illiberal demokrasi” olarak adlandırılan rejim türlerine kapı aralıyor. Bu tip rejimler seçimleri yapsa da demokrasinin diğer prensiplerini ve kurallarını çiğnemeye meyilli oluyor. Amaçları, gerçekten halkın sesi olup halka hizmet etmekten ziyade, mümkün olan her yolla iktidarlarını sürdürmek haline geliyor. Bu da günümüz dünyasında demokrasi için en büyük tehditlerden biri.
Bu tip örneklerin hepsinde, popülist liderlerin benzer yöntemlerle siyasi gücü merkezileştirdiklerini ve demokratik kurumları aşındırdıklarını görüyoruz. Ülkelerdeki özgül koşullara ve kurumlara bağlı olarak, kimisinde bu demokratik gerileme daha hızlı ve derin oluyor, kimisinde ise daha yavaş ve sınırlı. Orbán’ın Macaristan’ı da dünyadaki “illiberal demokrasi” örneklerinin başında yer alıyordu. Avrupa Birliği (AB) içinde artık demokratik görülmeyen tek ülke olma özelliğini de taşıyordu.
***
Peki, popülizm nasıl otoriterliğe evriliyor?
Kutuplaştırıcı söylem popülizmin en belirgin özelliğidir. Sağ popülist rejimlerde halkın yaşadığı çeşitli sıkıntıların kaynağı olarak genellikle göçmenler, azınlıklar, düzen elitleri ya da dış aktörler suçlanıyor. Orbán da siyasi söylemini göçmen ve AB karşıtlığı üzerinden kurmuştu. Özellikle göç krizi bağlamında AB’yi, ulusal kimliği aşındıran ve sınırları zayıflatan bir aktör olarak çerçeveledi. AB’yi savunan siyasi elitlere karşı da düşmanca bir söylem geliştirdi.
Orbán’ın dışlayıcı politikalarından sadece göçmenler nasibini almadı. Orbán yönetimi LGBTQ+ haklarını da sistematik biçimde sınırladı. Geleneksel aile ve anti-feminist ideoloji ile kadın hakları geriledi. Macaristan’daki Roma toplumu da ayrıştırma, toplumsal damgalama ve kurumsal eşitsizlik gibi olumsuz şartlara maruz kaldı. Ve her sağ popülist rejimde olduğu gibi, eleştirel akademisyenler, bağımsız STK’lar da Orbán yönetimindeki Macaristan’da zor günler yaşadılar.
Orbán döneminde protesto yasaları sertleştirildi, kamusal gösteriler üzerindeki denetim artırıldı ve ilan edilen acil durum rejimleri aracılığıyla yürütmeye geniş yetkiler tanındı. STK’lar “dış etki altında” oldukları iddia edilerek yeni yasalarla daha sıkı denetlenmeye tabi oldu. Sivil toplumun hareket alanını giderek daraltan bir baskı ortamı yaratıldı.
Liberal entelektüellere de kafayı takan Orbán üniversitelere kök söktürdü. Baskılar sonucunda Central European University Budapeşte’den Viyana’ya taşınmak zorunda kaldı. Bunun yanında birçok devlet üniversitesi kamu vakıflarına devredildi; yönetim kurulları hükümete yakın isimlerden oluşturularak akademik yönetim yapısı dönüştürüldü.
Orbán döneminde medyada da ciddi bir yeniden yapılandırma gerçekleşti. Medya Konseyi’ne hükümete yakın isimler atandı; devlet reklamları büyük ölçüde iktidara yakın medya kuruluşlarına yönlendirildi. Bağımsız medya ekonomik baskılarla zayıflatıldı ya da el değiştirdi. 2018’de yüzlerce medya kuruluşu hükümete yakın bir vakıf çatısı altında toplandı ve medya sahipliği belirgin biçimde merkezileşti. (Çok tanıdık, değil mi?)
Anayasa Mahkemesi’nin yetkileri de daraltıldı. Sayıştay ve Seçim Kurulu gibi bağımsız kurumlara hükümete yakın isimler atandı. Yargı sisteminde erken emeklilik düzenlemeleriyle çok sayıda üst düzey yargıç görevden ayrılmak zorunda kaldı. Anayasa Mahkemesi üyelerinin sayısının artırılması ve yeni üyelerin atanması da yargı bağımsızlığını gerileten adımlar arasında yer aldı.
Kısacası, Macaristan yavaş ama emin adımlarla demokrasiden otokrasiye doğru kaydı.
***
“Orbán madem o kadar otoriter, neden kaybedebileceği halde seçimleri yaptı?” diye sorabilirsiniz. Cevap şu: Seçimleri kazanmak popülistlerin halk egemenliğini temsil ettiği iddiasının önemli bir simgesidir; bu liderlere “demokratik” bir görünüm kazandırır ve iktidarlarını meşrulaştırır. Seçimler sayesinde desteklenen “milli iradeyi temsil” iddiası, otoriterleşme sürecinde de merkezi bir rol oynar. Lider kendisini milletin tek ve gerçek temsilcisi olarak konumlandırdığında, bu iradeyle örtüşmediği varsayılan her aktörü meşruiyet alanının dışına itmeye başlar. Muhalefet, azınlıklar ya da eleştirel kurumlar artık siyasal rekabetin doğal unsurları değil, “halk iradesine karşı” konumlanan engeller olarak tanımlanır. Bu yaklaşım farklı görüşlerin siyasal sistem içindeki varlığını tehdit eder ve siyasi sistemdeki denge-denetleme mekanizmalarını hedef haline getirir. Sonuçta, Macaristan’da da gördüğümüz gibi, sandığa dayansa bile demokratik niteliği giderek zayıflamış bir rejim ortaya çıkar.
Zaten zamanla demokratik mekanizmalar o kadar zayıflar ki seçimler de adil ve eşit bir rekabetten yoksun hale gelir. Medya üzerinde kurulan baskı, kamu kaynaklarının seçimlerde iktidar lehine seferber edilmesi, hatta bazı adayların yargı yoluyla saf dışı bırakılması sonucu seçimler demokratik bir yarış olmaktan çıkar ve giderek otoriterleşen rejimin meşruiyet üretme aracına dönüşür. (Çok tanıdık gelmiyor mu?)
Nitekim Macaristan’da zaman içinde seçim bölgeleri Orbán’ın partisi Fidesz’e avantaj sağlayacak biçimde yeniden düzenlenmişti. İki turlu sistemden tek turlu sisteme geçilmesi de Fidesz’in seçimlerdeki konumunu güçlendirmişti. Yurt dışındaki Macar azınlıklara oy hakkı tanınırken, yurt dışında çalışan ve ülke içinde ikamet etmeyen Macar vatandaşların oy kullanması daha zorlaştırılmıştı. Ayrıca, parlamentonun iç tüzüğünde yapılan değişikliklerle muhalefetin konuşma süreleri ve önerge verme imkânları da sınırlandırılmıştı.
Muhalefete yönelik düşmanca tutum, popülist otokratların belirgin özelliklerinden biriyse, diğer bir özelliği ise iktidara yakın çevrelerin korunması ve kollanmasıdır. Bu rejimlerde siyasal sadakat liyakatin önüne geçer. Rejimi desteklemeyenler kutuplaştırıcı bir söylemle düşmanlaştırılırken, iktidar yanlısı aktörler ekonomik ve kurumsal olarak ödüllendirilir. Kamu ihaleleri ve devlet kaynakları iktidara yakın iş insanlarına yönlendirilirken, kamu kurumlarındaki önemli pozisyonlar da sadık destekçilere ya da onların yakın çevresine tahsis edilir. Bu yapı rejime karşı güçlü bir bağımlılık ve sadakat ilişkisi üretir. (Bu da çok tanıdık gelmiyor mu?) Macaristan’da da aynen böyle oldu. Böylece yolsuzluklar arttı. Zaten Péter Magyar’ın seçim kampanyasının en önemli odak noktalarından biri yolsuzluklardı.
Son olarak belirtmem gerekir ki, AB’yi dış güç olarak düşmanlaştıran Orbán, Rusya ve Amerika’dan ise tam destek aldı. Seçimlerden birkaç gün önce ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in Macaristan’a gidip Orbán’a açık destek beyan etmesi, hatta yaptığı konuşmada Trump’ı arayıp konuşturması bu seçimlere en çok damga vuran olaylardan biriydi.
***
Orbán tüm bunları yaptı da iktidarda kalabildi mi? Hayır! İşte aradığımız dersler esas burada.
Birinci ders: Dışarıdan ne kadar destek alırsanız alın, esas olan kendi halkınızın iradesidir. Halkın egemenliğine vurgu yapıp iktidara gelen, sonra ise işi otoriterliğe döküp halkına eziyet eden liderler sonunda yine halkın iradesiyle tarihin çöplüğüne gömülmeye mahkûmdur.
İkinci ders: Bu tip rejimlerde sadece daha fazla oy almak seçimi kazanmaya yetmez. Seçimi açık farkla kazanmanız gerekir. Aksi takdirde iktidar o seçimi ya da seçim sonucunu bir şekilde geçersiz kılabilir. Zaten seçimler artık adil değildir ve üzerine seçim hileleri de eklenince iktidarın her zaman kendisine birkaç puanlık üstünlük sağlama şansı vardır.
Üçüncü ders: Fazla iyimser olmanın manası yok, çünkü yeni Macaristan Başbakanı Magyar Orbán’ın ideolojisinin tamamen zıddını temsil etmiyor. Aksine, kendisi de Fidesz Partisi kökenli ve partiden sadece iki yıl önce istifa etmiş bir siyasetçi. Dolayısıyla başta göçmenler konusu olmak üzere fikirleri Orbán’dan tamamen farklı değil. Bu da daha önce Fidesz’e oy verenleri kolayca mobilize etmesini sağlamış görünüyor. Yani görünen o ki, kendisini oldukça konsolide etmiş otoriter bir rejimde seçim kazanmak için iktidar bloğunda bir çatlak ortaya çıkması gerekiyor. Ayrıca, neredeyse tüm muhalefetin bir olup kazanma olasılığı olan lideri/partiyi desteklemesi gerekiyor. Unutmayın, bölünmüş bir muhalefet otoriter rejimler için her zaman en büyük bir nimettir.
Dördüncü ders: Halkın çoğu ne kadar mevcut yozlaşmış, otoriter rejimden bezmiş olsa da rakip partinin/liderin mutlaka tutarlı alternatif bir programı ve söylemi olması ve halkı ikna etmek için de ciddi olarak çalışması gerekiyor. Örneğin, Magyar köy köy dolaşıp özellikle de Fidesz desteğinin yoğun olduğu bölgelerde kampanyasını yürüttü. Orbán’ın en büyük destekçilerinin yaşlılar ve kırsal kesimlerdeki seçmenler olduğundan yola çıkarak, özellikle de bu kesimleri evlerinde ziyaret edip bu seçmenlerle doğrudan temas kurdu; hem onların dertlerini dinledi hem de onlara kendi programını anlattı. Aslında bu popülist bir stratejidir. Yani popülizmi yenmek istiyorsanız, sizin de popülistlerden, özellikle de halkla temas kurma ve onların sesi olma konusunda, bir şeyler öğrenip uygulamanız lazım. Her popülizm kötü değildir. Uzun süre iktidarda kalan yozlaşmış bir rejimin de gerçek anlamda popülist kalması mümkün değildir. Onlar kendilerini popülist olarak sunsalar da nihayetinde kendileri bizatihi müesses nizam hâline gelirler ve halktan çok kendi çıkarlarını kollamaya başlarlar. Bu nedenle, muhalefetin halkın gerçek sesi olarak iktidara meydan okuması gerekir.
Beşinci ders: Ben yeni alternatif liderin genç, dinamik, karizmatik ve cesur olması gerektiğini de düşünüyorum. Bir noktadan sonra halk ülkedeki sorunların çözülmemesinden ve buna rağmen hep aynı lideri ve partiyi koltuğa yapışmış şekilde görmekten sıkılır ve rahatsızlık duyar. Yeni nesiller de oy vermeye başladıkça değişim talep eder. Dolayısıyla yeni dinamik bir figür her zaman umut vericidir. Ancak bu siyasetçinin statükoya korkmadan meydan okuyabilen bir karaktere sahip olması da önemlidir.
Bilmem anlatabildim mi?