Kıbrıs’ta güvenlik ikilemi: Hristodulidis ve hızlanan silahlanma yarışı
Hristodulidis, sözünü ettiği “işgali” bir barış anlaşması yoluyla da sona erdirebileceğini mutlaka biliyor. Ancak birçok milliyetçi siyasetçi gibi, barış yerine silahlanmayı ve gerilimi artırmayı tercih ediyor; kimseye kazanç sağlamayacak bir güç gösterisine giriyor.
Yonca Özdemir
Uluslararası İlişkiler alanında en baskın dünya görüşü “realizm”dir. Bu görüşe göre her ulus-devlet kendi çıkarlarını korumak üzere davranır ve çıkarların korunması da çoğu zaman daha fazla güç kazanmakla mümkündür. Burada güçten en çok kastedilen ise askerî güçtür. Realistlere göre dünya rekabetçi, çatışmacı, büyük balığın küçük balığı yuttuğu acımasız bir arenadır. Barış ise ancak büyük güçler birbirini dengelediği ölçüde mümkündür. Burada barıştan kastedilen de barışçıl ilişkilerden ziyade açık bir savaşın olmaması durumudur. Yoksa devletler birbirlerini rakip olarak görmeye ve kendilerini sürekli olası bir savaşa hazır tutmaya devam ederler. Bu sebeple güçlü bir orduya ve güçlü silahlara sahip olmak gerekir. Eğer küçük boyutlu bir ülkeyseniz, tabii bu da yeterli olmayacaktır. Yapmanız gereken, sizi koruyabilecek ittifaklara girmektir.
Dünyadaki gerçekleri betimliyor gibi görünen bu görüş, gerçekten de çoğu ülkenin Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarının felsefesini yansıtır. Lakin İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası düzen, realizmi körü körüne uygulamaktan ziyade daha idealist (liberal) bir dünya düzeni öngörüyordu. Birleşmiş Milletler (BM) gibi bir uluslararası örgütün kurulması, en büyüğünden en küçüğüne kadar tüm devletlerin ona üye olması, BM Şartı’nın her ülkenin bağımsızlığını tanıması ve devletlerin birbirine saldırmasını yasaklaması da bunun en önemli göstergeleriydi. Eğer bu idealizm gerçekten hâkim bir anlayış olsaydı, her ülkenin birbirinin toprak bütünlüğüne saygı gösterdiği, büyük balığın küçükleri yutmadığı, çeşitli uluslararası kurumlar sayesinde devletler arası iletişimin arttığı ve böylece uluslararası ilişkilerin daha barışçıl ve öngörülebilir hale geldiği bir dünya yaratılacaktı.
Realizm, idealist yaklaşımı aşırı iyimser olmakla suçlarken, Marksist kuram da bize aslında tüm dünya düzenlerinin kapitalist sistemi ve kapitalist çıkarları sürdürmek için kurulduğunu hatırlatır. Nitekim, savaş sonrası kurulan düzen ne realistlerin betimlediği kadar çatışmalar içinde geçti ne de liberallerin öngördüğü kadar güç siyasetinden arınmış oldu. Büyük savaşların, özellikle de büyük güçler arasındaki savaşların önüne geçildi; ancak büyük güçlerin hâlâ daha zayıf olanları ezdiği ve dünya çapında sömürünün bitmediği bir düzen devam etti.
***
Kimileri realizmi uluslararası siyasetin tek doğrusu gibi sunsa da ben realizmin birçok yönden eleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de düzenin gerçekte nasıl işlediğini daha doğru açıkladığını iddia ederken, aslında o düzenin değişmemesi için belli bir zihinsel kısıtlama yaratması ve insan doğasının kötücül olduğu varsayımına dayanması oldukça sorunlu. Oysa istenirse daha insani ve barışçıl bir düzen kurmak mümkündür. Ancak bu öncelikle bu zihniyetten çıkıp alternatif bir düzen kurgulamakla mümkün olur. Bence her açıdan felakete sürüklediğimiz dünyaya borcumuz da budur.
Realizmin uygulamada yol açtığı sorunlardan biri de “güvenlik ikilemi”dir. Bu kavram, bir devletin kendi güvenliğini artırmak için attığı adımların diğer devletler tarafından tehdit olarak algılanması ve onların da karşı önlemler alması sonucunda herkesin kendini daha güvensiz hissetmesi durumunu ifade eder. Yani bir devlet kendini daha güvende hissetmek için daha fazla silahlanmaya giderse, o devletin komşuları ve rakipleri bunu doğrudan kendi güvenliklerine yönelik bir tehdit olarak algılar ve onlar da daha fazla silahlanmaya yönelir. Bu da sonu gelmez bir silahlanma yarışına dönüşür; çünkü karşı tarafın silahlanmasına verilen tepki sürekli olarak daha fazla silahlanma şeklinde ortaya çıkar. Bu yarışta sürekli el yükseltmek ve daha fazla silaha yatırım yapmak yerine, realist zihniyeti terk ederek anlaşma zemini aramak ve karşılıklı güven duygusunu geliştirmek aslında çok daha mantıklı ve daha az maliyetli bir çözümdür.
***
Kanımca Kıbrıs’ta gördüğümüz tam anlamıyla bir güvenlik ikilemi sorunu. Son zamanlarda yaşananlar da bu ikilemin adada giderek daha hızlanan bir silahlanma yarışına yol açtığını göstermekte.
Kıbrıs’ta zaman zaman müzakere süreçleri yeniden canlansa da 1974’ün mirası, iki toplum arasındaki derin güvensizlik, Türkiye’nin adadaki askerî varlığı ve Kıbrıslı Türklerin güvenlik kaygıları, ilişkilerin gerçek anlamda barışçıl bir zemine taşınmasını zorlaştırıyor. Kıbrıs Türk tarafının tavrı da, cumhurbaşkanının kim olduğuna bağlı olarak, taksim ile barış müzakereciliği arasında gidip geliyor. Mevcut Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın tutumu da şimdilik bu ikisinin ortasında bir yerde duruyor. Çoğu kişi Erhürman’ın daha realist ve milliyetçi bir çizgiye kaydığını düşünüyor olmalı ki milliyetçi kesim durumdan memnunken, barış yanlısı kesim şikâyetçi. Erhürman’ın daha çok sol destekli bir siyasetçi olduğu düşünülürse, burada bir şeylerin ters gittiği açık.
Erhürman’ın hakkını vermek gerekirse, mevcut gerçeklikleri göz ardı etmeden barışçıl bir tutum almak kolay değil. Ancak tamamen realist bir bakış açısıyla barışçıl bir siyaset yürütmek de mümkün değil. Şimdi, gerçekçi bir gözle adada son dönemde neler yaşandığına bakalım; ardından içine girdiğimiz bu güvenlik ikileminden nasıl çıkılabileceğini de görmeye çalışalım.
***
Doğu Akdeniz’deki gaz ve petrol yataklarının son yıllarda bölgedeki güç rekabetini artırdığı malum. Ancak Rum tarafında Nikos Hristodulidis’in Şubat 2023’te Cumhurbaşkanı seçilmesinden bu yana adadaki gerilimi ve güvenlik ikilemini daha da derinleştirdiğini söylemek mümkün.
En büyük sorunlardan biri İsrail-Yunanistan-Kıbrıs Cumhuriyeti arasında Aralık 2025’te Kudüs’te varılan iş birliği mutabakatı. Bu mutabakat, ortak tatbikatların artırılmasını, deniz güvenliği ve enerji bağlantıları alanında iş birliğini ve İsrail yapımı savunma sistemlerinin Yunanistan ile Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından daha yoğun biçimde kullanılmasını içeriyor. Tüm bunlar, ama özellikle Yunanistan’ın İsrail’den aldığı roket ve hava savunma sistemlerinin Türkiye’ye yakın bölgelerde ve Ege adalarının savunmasında kullanılacak olması, Ankara açısından yeni güvenlik kaygıları yaratıyor.
Hristodulidis, İran savaşının başlamasının hemen ardından Kıbrıs’a düşen ya da Kıbrıs’ı hedef aldığı söylenen füze ve dronlar üzerinden meseleyi öyle bir güvenlik krizine dönüştürdü ki, Fransa, İtalya, İspanya, Hollanda ve Yunanistan gibi ülkeler deniz unsurları, hava savunma sistemleri ve askerî destekle bölgeye yöneldi. Oysa İran’dan gelen bu füze ve dronların asıl hedefi Kıbrıs Cumhuriyeti değil, Kıbrıs’taki İngiliz üsleriydi. Buna rağmen Hristodulidis meseleyi “Avrupa’ya yapılmış bir saldırı” olarak çerçevelemekte ısrar etti ve böylece Avrupa savunmasının bir anda Kıbrıs etrafında yoğunlaşmasını sağladı. Hakkını vermek gerekir ki, bu yaygaracı tutumun bir sonucu olarak İngilizler de Kıbrıs’taki üslerini Amerika’ya kullandırma konusunda daha temkinli davranmak zorunda kaldılar.
Ama adanın güneyindeki bu ani askerî hareketlilik Türkiye’yi alarma geçirdi. Buna karşılık Türkiye, Kuzey Kıbrıs’a F-16 uçakları ve hava savunma sistemleri konuşlandırdı; Ankara, gerekirse ek hava savunma unsurları ve dronların da gönderilebileceğini açıkladı. Aynı süreçte Yunanistan’ın da Kıbrıs Cumhuriyeti’ne askerî destek sağlaması, adadaki gerilimi daha da artırdı.
Güvenlik ikileminin nasıl hızla bir silahlanma yarışını tetiklediğini yalnızca bu gelişmeler üzerinden bile görmek mümkün.
***
Aslında ben, İsrail, Yunanistan veya Kıbrıs Cumhuriyeti kaynaklı tehditler haricindeki gelişmeleri doğrudan Türkiye’yi zayıf düşürme çabası olarak görmüyorum. Daha geniş bir perspektiften bakınca, bunları Trump’ın Amerikan Başkanı olarak yeniden göreve gelmesiyle, güvenlik alanında Amerika tarafından yalnız bırakılmaya, hatta tehdit edilmeye başlayan Avrupa’nın, yeni bir stratejiyle kendi güvenliğini sağlamaya çalışırken yaşadığı bocalama olarak değerlendiriyorum. Özellikle Fransa askeri açıdan Avrupa Birliği (AB) içinde en güçlü aktör olarak Avrupa’nın liderliğine soyunmaya başlamış durumda. Nitekim Nisan ayındaki gelişmelerin tümünü bu çerçevede yorumlayabiliriz. Peki Nisan’da neler oldu?
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 19 Nisan akşamı yaptığı bir konuşmada, Avrupa sıkı durmazsa Rus, Türk ve Çin etkisinin artacağından söz etti. Daha sonra “öyle demek istemediği” yönünde geri adım atmaya çalışsa da pek inandırıcı olamadı. Bunu Almanya’ya ya da AB’nin tümüne genelleyebilir miyiz bilmiyorum; ancak en azından von der Leyen’in, AB üyeliğine aday bir ülke olan Türkiye’yi Avrupa açısından bir tehdit kaynağı olarak gördüğünü ve açıkça Avrupa’nın dışında tutulması gerektiğini düşündüğünü söyleyebiliriz.
Halbuki pek çok Avrupalı uzman bugün Avrupa’nın güvenliği için Türkiye’nin askerî gücüne daha fazla ihtiyaç duyulduğunu söylüyor. Örneğin, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte 21 Nisan’da Ankara’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la görüştü. 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi’nde Çin destekli Rusya’ya karşı ortak savunma, özellikle de Avrupa savunması, ana gündem maddelerinden biriydi. Rutte, Türkiye’nin son yıllardaki savunma sanayii atılımlarını “devrim” olarak niteledi ve bunun ortak Avrupa güvenliği açısından önemini vurguladı. Bu açıklamalar, von der Leyen’in yaklaşımıyla açıkça çelişiyor.
Ayrıca, 23 Nisan’da Kıbrıs Cumhuriyeti’de “gayriresmî” bir AB liderler zirvesi vardı ve AB ilk kez topluca Kıbrıs’ta toplanıyordu. Toplantının ana konusu İran’dı ve pek çok Orta Doğu lideri de zirveye katıldı; ancak Türkiye elbette davet edilmemişti.
Hristodulidis bu toplantıda, AB kurucu antlaşmalarında yer alan 42.7 sayılı maddenin hangi koşullarda etkinleştirilebileceğini gündeme getirdi. Bu madde, tehlike altındaki bir üye devlete diğer üye devletlerin yardım etmesini öngörüyor. Hristodulidis, bu maddenin işletilmesiyle ilgili olarak, “bölgesel ve uluslararası gelişmeler göz önüne alındığında, AB’nin askerî bağımsızlığına somut eylemlerle hayat vermenin zamanı geldi” dedi. Ertesi gün ise Yunanistan’ın adaya tank birliği göndereceği, Fransa’nın da Kıbrıs’ın güneyine asker konuşlandıracağı duyuruldu.
Hristodulidis, Türkiye karşısında elini güçlendirmeye ve İran savaşını adeta bir fırsata çevirmeye çalışıyor. Nitekim bu toplantıda sık sık Türkiye’nin “işgalinden” söz etmesi de Ankara açısından can sıkıcı gelişmelerden biri oldu.
Her ne kadar Hristodulidis adayı bölgenin “barış merkezi” olarak sunsa da, adada henüz bir barış anlaşmasının olmaması bir yana, Amerika ve İsrail ile geliştirdiği güvenlik iş birlikleri de adayı bu güçlerin Orta Doğu’daki askeri lojistik destek merkezlerinden birine dönüştürüyor. Eğer İngiliz üsleri adanın güvenliğini tehdit ettiyse, İsrail ve Amerika ile yapılan bu iş birliklerinin adayı nasıl daha güvenli hale getireceğini gerçekten merak ediyorum.
***
Türkiye’ye karşı büyük bir askerî üstünlük sağlamak ve “işgali” savaş yoluyla sonlandırmak Kıbrıs Cumhuriyeti için bir seçenek midir? Tabii ki değildir. Kıbrıs Cumhuriyeti, ölçeği ve kapasitesi itibarıyla Türkiye’ye askerî açıdan rakip olabilecek durumda değildir. Ancak realizmin öngördüğü gibi, daha büyük güçlerle kurduğu ittifakları güçlendirerek Türkiye karşısında elini kuvvetlendirebileceğini düşünüyor olmalı. Fakat yeterince hesaba katmadığı bir nokta var: Türkiye de aynı güvenlik mantığıyla hareket ediyor ve bu hamlelere Kıbrıs’taki askerî varlığını artırarak karşılık verme ihtimali oldukça yüksek. Yani adada silahlanma yarışının iyice kızışması çok muhtemel.
Halbuki Hristodulidis, sözünü ettiği “işgali” bir barış anlaşması yoluyla da sona erdirebileceğini mutlaka biliyor. Ancak birçok milliyetçi siyasetçi gibi, barış yerine silahlanmayı ve gerilimi artırmayı tercih ediyor; kimseye kazanç sağlamayacak bir güç gösterisine giriyor.
Bu koşullarda müzakere masasına oturmak ve barışı konuşmak giderek zorlaşıyor. Ancak Kuzey Kıbrıs’ın Hristodulidis’e verebileceği en iyi cevap, onun oyununa gelmemek, aynı çatışmacı dili tekrar etmemek ve barışta ısrar etmek olmalıdır. Aksi takdirde, hiçbir yere varmayan agresif güç rekabetiyle milyarlarca doları silahlara gömer ve adayı Orta Doğu’nun çatışma sarmalının bir parçası haline getirirsiniz.