Türkiye’ye gitmek ya da gidememek: 82 kodlu Kıbrıslı Türkler üzerine

Bu kod meselesi, son beş yıldır Kıbrıslı Türklerin Türkiye ile ilişkiler konusunda rahatsızlık duyduğu başlıca konulardan biri haline geldi.

Yonca Özdemir
18/05/2026 09:53
Türkiye’ye gitmek ya da gidememek: 82 kodlu Kıbrıslı Türkler üzerine

Geçen haftanın gündemini meşgul eden konulardan biri Cumhurbaşkanı Erhürman’ın yaklaşık 15 vatandaşı arayarak Türkiye’nin üzerlerine koyduğu 82 kodunun kaldırıldığını müjdelemesi oldu. Bu kod meselesi, son beş yıldır Kıbrıslı Türklerin Türkiye ile ilişkiler konusunda rahatsızlık duyduğu başlıca konulardan biri haline geldi. Konu özetle, bazı Kıbrıslı Türklerin Türkiye’ye gitmeye çalıştıkları sırada pasaport kontrolünde üzerlerine konmuş olan “82 kodu” nedeniyle ülkeye girişlerine izin verilmemesi, ardından havalimanındaki nezarethane benzeri bir yerde bekletilip ilk uçaklardan biriyle Kıbrıs’a geri gönderilmeleri. 2021’den beri en az 15 Kıbrıslı Türk bu şekilde Türkiye’ye alınmadı.

Yanlış hatırlamıyorsam, bu ilk kez 4. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın Basın ve İletişim Koordinatörü Ali Bizden’in başına gelmişti. Bizden, 6 Temmuz 2021 tarihinde pasaport kontrolü sırasında üzerine konulan “G-82” tahdit kodu gerekçe gösterilerek “kabul edilemez yolcu” (INAD) işlemi uygulanıp Kıbrıs’a geri gönderilmişti. Ondan birkaç gün sonra Ahmet Cavit An da Türkiye’ye vardığında aynı muameleye maruz kalmıştı. Her ikisine de verilen bilgiye göre, üzerlerindeki bu söz konusu kodlar 2020 yılında konulmuştu.

İlerleyen süreçte Kıbrıs’ın entelektüel ve muhalif kamuoyunun parçası olarak görülen pek çok kişi Türkiye kapılarından geri çevrilmeye başlandı. Böylece mesele, münferit birkaç olay olmanın ötesine geçerek toplumda daha geniş bir tedirginlik yarattı. Pek çok kişi “Acaba benim adım da bu listelerde mi var?” kaygısıyla Türkiye’ye gitme konusunda tereddüt etmeye başladı; bazıları ise seyahat planlarını tamamen iptal etti.

Bu uygulamanın ilk kez 2021’de kamuoyuna yansımasından itibaren, söz konusu muamelenin hangi kriterlere göre yapıldığı toplumda defalarca sorgulandı. Listelerin açıklanması, en azından hangi hukuki ve idari gerekçelerle insanların “sakıncalı” ilan edildiğinin kamuoyuyla paylaşılması talep edildi. Ancak ne bu listeler açıklandı ne de uygulamanın dayanağına ilişkin tatmin edici bir açıklama yapıldı. Türkiye Cumhuriyeti Lefkoşa Büyükelçiliği bu konuda dikkat çekici bir sessizlik içinde kalırken, hükümet ise yapılan çağrıları duymazdan geldi.

Erhürman’ın bazı kişileri arayarak üzerlerindeki bu kodun kaldırıldığını bildirmesi, bu konuda şimdiye kadar kaydedilmiş ilk somut gelişme olarak görülebilir. Ancak bunun yeterli olduğu söylenemez. Dahası, bazı kişilerin isimlerinin böyle bir listede bulunduğunu dahi bilmeden, artık listeden çıkarıldıklarını öğrenmiş olması trajikomik bir tablo ortaya koyuyor.

Bu mesele benim de uzun zamandır kafamı kurcalayan konulardan biri, çünkü eğer T.C. vatandaşı olmasaydım, benim de üzerimde böyle bir kod olacağına neredeyse eminim. Dolayısıyla, geçtiğimiz günlerde merak edip Mine Balman’ın yönetmenliğini yaptığı “KOD 82” adlı belgeseli sonunda ben de izledim. Biraz oradan öğrendiklerimden, biraz da kendi gözlem ve bilgilerimden hareketle bu meseleyi irdelemeye çalışacağım.

Bazıları için G82, bazıları için N82 şeklinde uygulanan bu kodlama ne anlama geliyor?

N-82 genelde daha “idari/ön izin” mantığıyla işliyor. Üzerinde bu kod bulunan kişi Türkiye’ye doğrudan alınmıyor ve girişi ön izne bağlanıyor. Bu teknik olarak doğrudan bir giriş yasağı anlamına gelmiyor; kişi Türkiye’ye girmeden önce özel izin almak zorunda. Ancak pratikte bu izin çoğu zaman verilmediği için ya da kişiler üzerlerinde böyle bir kod bulunduğunu bilmeden Türkiye’ye gittikleri için, bu durum fiilen bir giriş engeline dönüşüyor.

G-82 ise daha ağır, çünkü kişinin millî güvenlik aleyhine faaliyet içinde olduğu veya böyle değerlendirildiği anlamına geliyor. Bu uygulama çoğu zaman istihbarat/emniyet değerlendirmesine dayanıyor ve kişinin sınır dışı edilmesi ya da Türkiye’ye alınmaması sonucunu doğuruyor.

Türkiye, bunu “kamu düzeni”, “kamu güvenliği” ve “milli güvenlik” gerekçeleriyle yaptığını iddia ediyor. Hukuki dayanak olarak ise genel olarak 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu gösteriliyor. Söz konusu yasa kapsamında Türkiye, bazı yabancılara giriş yasağı koyabiliyor; kamu düzeni, kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturduğu değerlendirilen kişiler ise sınır dışı sürecine tabi tutulabiliyor.

Pratikte süreç genellikle şöyle işliyor: Bir kişi hakkında emniyet veya istihbarat kaynaklı bir “risk değerlendirmesi” yapılıyor; ardından bu bilgi göç sistemine işleniyor ve kişiye bir tahdit kodu atanıyor. Daha sonra kişi sınır kapısına geldiğinde, söz konusu kod sistem üzerinden görülüyor ve kişi Türkiye’ye alınmıyor. Tabii, bu şekilde Türkiye’ye alınmayan Kıbrıslı Türklere baktığımızda, onların Türkiye açısından nasıl bir millî güvenlik tehdidi oluşturabileceği sorusu karşısında insan ister istemez düğümleniyor.

Bu kodlar ne zamandır uygulanıyor?

Bu tür tahdit/giriş yasağı uygulamaları uzun süredir var, fakat bugünkü sistemin anayasal çerçevesi bahsettiğim 2013 tarihli 6458 sayılı kanun ve Göç İdaresi’nin kurumsallaşmasıyla belirginleşti. N-82/G-82 kodlamasının Kıbrıslı Türkler özelinde uygulanması ise 2020 yılında başlamış görünüyor.

Bu konudaki en tartışmalı nokta ise şu: çoğu zaman kişiye bu kodlama için gerekçe açıkça bildirilmiyor ve kişi neden riskli görüldüğünü öğrenemiyor. Kısacası, T.C. devleti bunu güvenlik politikası olarak sunuyor; eleştirenler ise muğlak bir güvenlik gerekçesiyle muhalif/yabancı kişilerin keyfi biçimde Türkiye’den dışlandığını söylüyor.

Sorun şu ki süreç neredeyse tamamen şeffaflıktan uzak yürütülüyor. Çoğu zaman kararın hangi somut bilgiye ya da değerlendirmeye dayandığı açıklanmıyor; kişiler üzerlerinde böyle bir kod bulunduğunu ancak sınır kapısında öğreniyor. Hukuken bu kişilerin yargıya başvurup kodun gerekçesini sorma ve kaldırılması için dava açma hakları olduğu söyleniyor. Ancak uygulamada süreç hem oldukça yavaş hem de son derece kapalı ilerliyor. Öyle ki bazı durumlarda avukatların bile dosyanın tamamına erişemediği belirtiliyor.

Nitekim “Kod 82” belgeselinde de Kıbrıslı en az iki kişinin meseleyi Türkiye’de yargıya taşıdığı, ancak herhangi bir sonuç alamadığı görülüyor. Davacılar, üzerlerine neden bu kodların konulduğunu öğrenmek ve bunların kaldırılmasını istemişler. Ancak belgeselde mahkemenin dosyayı “milli güvenlik” kapsamında değerlendirerek MİT’e yönlendirdiği, MİT’in ise gerekçe paylaşmayı reddettiği aktarılıyor. Konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşıyanlar da, anlaşıldığı kadarıyla, halen bir sonuç alamamış.

Mesele Türkiye siyasal gündemine de taşındı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ilk soru önergesi 2021 yılında HDP milletvekilleri tarafından verildi. 2022’de CHP ve TİP milletvekilleri de benzer önergeler sundu. 2023’te konu yeniden Meclis gündemine geldi ve farklı milletvekilleri tarafından tekrar soruldu. Ancak bu önergelerin büyük kısmı ya yanıtsız bırakıldı ya da oldukça genel cevaplarla geçiştirildi.

Öte yandan, biliyoruz ki 82 kodu yalnızca Kıbrıslılara yönelik bir uygulama değil. Nitekim bu kod nedeniyle Türkiye’ye girişleri engellenen Yunanistan ve Almanya vatandaşı arkadaşlarım da var. Hatta onlar açısından bu uygulamanın geçmişi daha da eskiye gidiyor. Söz konusu pratik sadece KKTC vatandaşları açısından nispeten yeni bir uygulama.

Ancak burada Kıbrıslı Türkleri asıl inciten husus Türkiye ile kurdukları tarihsel ve toplumsal bağların derinliğinde saklı. Özellikle belli bir yaşın üzerindeki birçok Kıbrıslı Türk üniversite eğitimini Türkiye’de aldı; orada arkadaşlıklar, hayatlar, anılar biriktirdi. Buna ek olarak, karma evlilikler yoluyla oluşmuş çok sayıda aile bağı da mevcut. Dolayısıyla birçok Kıbrıslı Türk için Türkiye yalnızca “başka bir ülke” değil, hayatlarının, geçmişlerinin ve yakın ilişkilerinin bir parçası. Tam da bu nedenle, bugün bazı Kıbrıslıların Türkiye’ye gidemiyor olması ya da gitmekten çekiniyor hale gelmesi oldukça kırıcı ve üzücü bir durum yaratıyor.

İkinci bir husus da elbette Türkiye’nin yıllardır “yavru vatan” ya da “kardeş ülke” olarak tanımladığı bir toplumu da bu kodlamanın kapsamına alıp bu uygulamaya maruz bırakmış olması. Nitekim bu, birçok insanın gözünde, “kardeşin kardeşe” ya da “ananın yavrusuna” reva göreceği türden değil; oldukça sert, kırıcı ve dışlayıcı bir muamele.

Peki, neden?

Hedef alınan kişilerin çoğunlukla gazetecilerden, sendikacılardan, yazar-çizerlerden ve entelektüel kesimden oluştuğu düşünüldüğünde, bu sorunun cevabı daha da önemli hale geliyor. Her ne kadar bu uygulamaya maruz kalanlar, kendilerine adeta terörist muamelesi yapılmasından haklı olarak incinmiş olsalar da, Türkiye’deki mevcut iktidarın muhalif gördüğü hemen herkesi kolaylıkla “güvenlik tehdidi” kategorisine yerleştirdiğini unutmamak gerekiyor. Şu anda ana muhalefet partisinin suç örgütü şeklinde resmedilebildiği bir siyasal iklimden söz ediyoruz. Dolayısıyla bu uygulamayı yalnızca teknik bir göç veya güvenlik meselesi olarak değerlendirmek mümkün değil. Bu durum, Türkiye’de giderek derinleşen otoriterleşme sürecinin ve muhalif sesleri güvenlik söylemi üzerinden baskı altına alma pratiğinin, sınır politikalarına ve dış ilişkiler alanına yansıyan örneklerinden biri olarak görmek gerekiyor.

Bu uygulamanın Kıbrıslı Türklere yönelik olarak özellikle 2020 yılından itibaren uygulanmaya başlandığını düşündüğümüzde, olayın başka bir boyutu daha ortaya çıkıyor: 2020 seçimlerinde Akıncı’yı destekleyenlerin ya da genel olarak adada federal çözümü savunan çevrelerin fiilen cezalandırılması meselesi. Bu durum, güvenlik tehdidi söyleminin ötesinde, doğrudan başka bir ülkenin iç siyasetine müdahale tartışmalarını gündeme getiriyor.

Özetle, Türkiye’deki mevcut iktidarın izlediği politikaları desteklemiyorsanız ya da farklı bir siyasal çizgide duruyorsanız, bir noktada kendinizi “sakıncalı” kategorisinde bulabilirsiniz. Bu açıdan bakıldığında, 2020 seçimleri KKTC–Türkiye ilişkileri bakımından gerçekten önemli bir dönüm noktası oldu. Zaten söz konusu seçim sürecinde Türkiye tarafından nasıl müdahalelerde bulunulduğuna dair çok şey yazıldı ve konuşuldu. (Ayrıntıları bilmeyenler, bu konuda hazırlanmış rapora şu bağlantıdan ulaşabilirler: https://www.docdroid.net/IOY5qcA/2020-cumhurbaskanligi-secimlerine-mudahale-raporu-pdf?fbclid=IwAR0EQI7cahb2A6cM51FVhqp2d0bS7pYjrWzkFcMe-8RhtbkPvP863SvvMeg)

Tabii ki “Kod 82” meselenin yalnızca bir yüzünü oluşturuyor; çünkü bu uygulama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını kapsamıyor. Sonuçta Türkiye kendi vatandaşlarını ülkeye almak zorunda. KKTC’de yaşayan binlerce Türkiye kökenli insan bulunduğu gibi, Kıbrıslı Türk olup aynı zamanda T.C. vatandaşlığı taşıyan birçok kişi de var. Eminim bu kişilerin bazıları da “Türkiye’ye gidersek bir daha çıkabilir miyiz?” şeklinde bir tedirginlik içindedir. 

Ayrıca mesele yalnızca giriş–çıkış yasaklarıyla da sınırlı değil. Bunun yanında, muhalif olarak görülen kişilerin işlerinden uzaklaştırılması gibi örnekler de var. Aklıma ilk gelen örneklerden biri gazeteci Ulaş Barış’ın Haziran 2022 civarında çalıştığı özel bir web TV kanalındaki işinden çıkarılması olayı. (Ulaş ayrıca 15 Nisan 2023’te Kod 82 sebebiyle Türkiye’ye de alınmamıştı!) Ulaş’tan kısa bir süre önce ben de ODTÜ’deki işimden atıldım. Yetmedi, daha sonra girdiğim özel üniversiteden de dört ay sonra atıldım. Hem de hiçbir açık sebep verilmeden. Ancak beni işten çıkaran iki farklı kurum da arkamdan bir şekilde “güvenlik tehdidi” kategorisine yerleştirildiğime dair imalarda bulundu.

Geçtiğimiz günlerde işinden olan gazeteci Nazar Erişkin’in de benzer bir kaderi paylaşmış olması muhtemel. Ancak bunu kesin olarak bilmek de mümkün değil. Çünkü bu tip olaylarda ne gerekçeler açıklanıyor ne de bu tür kara listelerin varlığı resmî olarak kabul ediliyor. Tam da bu nedenle, belirsizliğin kendisi Kıbrıs’ın insanları üzerinde ayrı bir baskı ve tedirginlik atmosferi yaratıyor.

Ve tüm bu olaylar birlikte düşünüldüğünde, karşımıza açık biçimde aynı güvenlikçi ve siyasal baskı mantığının yansımaları çıkıyor. Özellikle Kıbrıslı Türk muhalif gazeteciler, federal çözüm yanlıları ve Türkiye hükümetini eleştiren kamu figürleri söz konusu olduğunda, ortada inkâr edilmesi zor bir anti-demokratik örüntü olduğu görülüyor.

Bana kalırsa, bu uygulamaları en doğru tanımlayan ifade “siyasi gözdağı verme” çabası. Belli ki birilerini yıldırmayı amaçlıyorlar. Ancak başarılı olduklarını hiç düşünmüyorum. Arzulanan, güvenlik dili üzerinden bir korku ve tahakküm alanı yaratmak. Fakat bunun sonucunda ortaya çıkan şey itaatten çok kırgınlık, öfke ve yabancılaşma. Kaldı ki bu gizli listelere giren insanların hiçbiri doğru bildiklerini söylemekten ve savunmaktan vazgeçmiş değil. Hatta bu yaşananlar, onların yıllardır dile getirdiği hususların ve eleştirilerin doğruluğunu daha da gözler önüne seriyor.