Yükselişten düşüşe AKP hikâyesi-I: AKP rejiminin kuruluş aşamaları

Bu son hafta demokrasiye inanmış herkes için gerçekten soğuk duş etkisi yaratan bir hafta oldu. Kısaca söylemek gerekirse, bu gelişmeler CHP’nin Özgür Özel liderliğindeki yeni yönetiminin yargı yoluyla, ancak hukuken son derece tartışmalı bir biçimde, bir “mutlak butlan” kararı ile geçersiz sayılması ve parti yönetiminin eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na devredilmesi şeklinde gerçekleşti.

Yonca Özdemir
01/06/2026 10:06
Yükselişten düşüşe AKP hikâyesi-I: AKP rejiminin kuruluş aşamaları

AKP iktidarının Türkiye’de CHP’ye yönelik başlattığı operasyonların bayram öncesinde yeni bir aşamaya geçtiği görülüyor. Bu gelişmeler, yalnızca Türkiye’de değil, Kıbrıs’ta da bayram gündeminin başlıca konusu haline geldi ve etkileri de hâlâ devam ediyor.

Bu son hafta demokrasiye inanmış herkes için gerçekten soğuk duş etkisi yaratan bir hafta oldu. Kısaca söylemek gerekirse, bu gelişmeler CHP’nin Özgür Özel liderliğindeki yeni yönetiminin yargı yoluyla, ancak hukuken son derece tartışmalı bir biçimde, bir “mutlak butlan” kararı ile geçersiz sayılması ve parti yönetiminin eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na devredilmesi şeklinde gerçekleşti.

Elbette burada Kılıçdaroğlu’nun, büyük ölçüde iktidarın kontrolü altına girmiş bir yargı kararına dayanarak, seçimle kaybettiği parti liderliğine zorla geri dönmesini, Özgür Özel ve ekibini polis zoruyla parti binasından çıkartmasını ve iktidarın diliyle konuşarak yıllarca birlikte siyaset yaptığı arkadaşlarına karşı açık bir ihanet içine girmesini ayrıca tartışmak gerekir. Ancak asıl mesele bunun ötesindedir. Kılıçdaroğlu, 2024 yerel seçimlerini kazanmış ve bir sonraki genel seçimleri kazanma ihtimali de hayli güçlenmiş ve artık gerçekten iktidara gelmeye hazırlanan CHP’yi zayıflatma operasyonunun parçası olarak, yalnızca kendi partisine değil, Türkiye’nin yeniden demokrasiye dönme ihtimaline de ağır bir darbe vurmuştur. Bu nedenle yaptığı asıl ihanet, yalnızca CHP’ye ya da eski yol arkadaşlarına değil, Türkiye halkına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik geleceğine karşıdır.

Kılıçdaroğlu ile ilgili söylenecek elbette çok şey var; ancak burada oyunu kuranın yine Erdoğan olduğunu, Kılıçdaroğlu gibi diğer aktörlerin ise bu siyasal operasyonun yalnızca aparatları olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Geçen yıldan beri Türkiye’de yaşanan siyasal gelişmeleri, rejimin daha açık ve sert bir otoriter aşamaya girmesi ile ilişkilendirebiliriz. Artık seçimlerin rekabetçi niteliğinin iyice sınırlandığı; seçimlerin halkın temsilcilerini özgürce belirlemesi ya da iktidarı değiştirmesi için değil, sadece rejime meşruiyet kazandıran göstermelik mekanizmalar olarak kullanılacağı Rusya tipi tam otoriter bir siyasal düzene geçme arzusunun iyice belirginleştiğini düşünüyorum.

Burada özellikle “arzu” dedim, çünkü bütün baskılara rağmen Türkiye toplumunun böyle bir rejimi kolay kolay kabulleneceğini sanmıyorum. Nitekim bunu halkın son bir haftada ve aslında son bir yıldır verdiği tepkilerde açıkça görüyoruz. Ayrıca Türkiye, Rusya gibi daha uzun süreli ve kurumsallaşmış otoriter rejimlerden farklı olarak, güçlü bir demokrasi deneyimine, çok partili siyasal rekabet geleneğine ve önemli bir toplumsal muhalefet birikimine sahip bir ülke. Dolayısıyla, birileri bir şeyleri arzuluyor olabilir, ama bu illaki arzulananların gerçekleşeceği anlamına gelmez.

Yine de insan “Peki Türkiye buralara nasıl geldi?” diye sormadan edemiyor. Dolayısıyla, bu yazıda ve bir sonraki yazımda, AKP’nin iktidara gelişinden bugüne uzanan hikâyesini ana hatlarıyla ele almaya çalışacağım.

***

AKP, 2002 seçimlerinde oyların yüzde 34.28’ini alarak tek başına iktidara geldi. Yüzde 10’luk seçim barajı nedeniyle o zaman parlamentoya parti olarak yalnızca AKP ile Deniz Baykal liderliğindeki CHP girebildi. AKP o zaman Refah Partisi’nden ayrılanların kurduğu henüz 15 aylık yepyeni bir partiydi. 2002 seçimlerinde elde ettikleri bu beklenmeyen başarı oldukça özel tarihsel koşullar içinde vuku buldu. Türkiye, özellikle 1990’larda hem derin ekonomik krizlerle hem de yoğun siyasal istikrarsızlıklarla karşı karşıyaydı. Fakat en büyük kırılma noktası 2001 ekonomik krizi oldu. 2001 krizi sonrasında uygulamaya konulan IMF destekli reform programı, geniş toplum kesimlerinin alım gücünü düşürmüş ve ciddi bir toplumsal tepki yaratmıştı. Bu programı uygulayan DSP–MHP–ANAP koalisyonu da bu sebeple 2002 seçimlerinde seçmen tarafından ağır biçimde cezalandırılmış ve parlamento dışı kalmıştı. AKP’nin iktidara gelişi, kendi siyasal başarısından çok mevcut merkez sağ ve merkez sol partilerin ülkenin o zaman içinde bulunduğu krizden sorumlu tutulup cezalandırılması ile bağlantılıydı.

İlginç olan şu ki, DSP–MHP–ANAP koalisyonunun uygulamaya çalıştığı IMF destekli program, yani “acı reçete”, AKP iktidara geldiğinde zaten sonuç vermeye başlamıştı. 2001 krizinin ardından uygulanan mali disiplin, bankacılık reformları ve yapısal düzenlemeler, 2002 itibarıyla ekonomide bir toparlanma süreci başlatmıştı. Ancak üçlü koalisyon bu program nedeniyle siyasal olarak ağır biçimde cezalandırılırken, programın siyasal getirilerinden yararlanmak AKP’ye nasip oldu. Dolayısıyla, AKP iktidara geldiğinde sıfırdan bir ekonomik başarı hikâyesi yaratmadı; tersine, önceki hükümet döneminde başlatılan ve toplumsal maliyeti oldukça yüksek olan bir programın yarattığı toparlanma ortamını devraldı.

AKP’nin şansı bununla da sınırlı değildi. 2002-2007 yılları küresel ölçekte likiditenin bol olduğu, gelişmekte olan ülkelere sermaye girişlerinin arttığı ve dünya ekonomisinin genel olarak büyüme eğiliminde olduğu bir dönemdi. Bu elverişli dış konjonktür, Türkiye ekonomisinin hızlı biçimde toparlanmasını kolaylaştırdı. Böylece ekonomik büyüme, düşen enflasyon ve artan sermaye girişleri, AKP’nin siyasal meşruiyetini güçlendiren temel unsurlardan biri haline geldi. Zamanla kamuoyunda, “ekonomiyi AKP düzeltti” ve “AKP giderse ekonomi yeniden çöker, enflasyon geri döner” şeklinde güçlü bir algı oluştu. Bu algı, AKP’nin sonraki seçimlerde oy oranını artırmasında önemli bir rol oynadı.

***

AKP’nin yükselişini anlamak için partinin popülist söylemini de dikkate almamız gerekir. Burada popülizmden kastım, yalnızca halkçı bir siyasal dil değil, “millet” ile “müesses nizam” arasında kurulan keskin karşıtlık ve kutuplaştırma. Recep Tayyip Erdoğan’ın erken dönem söyleminde bu “müesses nizam” çoğu zaman seküler, bürokratik ve Kemalist elitlerle özdeşleştirildi. Türkiye’nin ekonomik ve siyasal sorunları, büyük ölçüde bu elitlerin toplumdan kopuk, dışlayıcı ve vesayetçi yönetim anlayışının sonucu olarak sunuldu. Erdoğan, söylemlerinde CHP’yi “müesses nizam” olarak tanımladığı siyasal ve ideolojik düzenin en görünür temsilcisi olarak konumlandırdı. Yıllar içinde “CeHaPe zihniyeti” ve “vesayet rejimi” gibi ifadelerle sürekli yeniden üretilen bu söylem, CHP’yi yalnızca bir muhalefet partisi olarak değil, eski rejimin, bürokratik vesayetin ve seküler elitizmin taşıyıcısı olarak kodladı.

Bu söylem ilk bakışta bireysel özgürlükleri savunan ve bürokratik yönetim tarzına karşı çıkan demokratik bir eleştiri gibi görünse de, Erdoğan’ın CHP karşıtlığının asıl kaynağı daha çok laiklik ve seküler yaşam tarzına duyulan tepkiydi. Nitekim AKP’nin zaman içinde Türkiye’de bireysel ve siyasal özgürlükleri genişletmek yerine giderek daha fazla sınırlayan bir rejim yaratması, bu söylemin özgürlükçü olmaktan çok hegemonik bir siyasal mücadele aracı olduğunu açıkça gösterdi.

Bu söylemin geniş bir toplumsal karşılık bulmasının nedenlerinden biri, Türkiye’de dindar ve muhafazakâr kesimlerin gerçekten de belli bir dışlanma deneyimi yaşamış olmasıydı. Başörtülü kadınların üniversitelere girişte ve kamu alanında karşılaştıkları engeller, özellikle 28 Şubat 1997 süreci sonrasında daha görünür hale gelmişti. Benzer biçimde, MÜSİAD çevresinde örgütlenen muhafazakâr iş insanları da 28 Şubat sonrası bir süre devlet merkezli ekonomik ağlardan ve ihalelerden dışlandı. Böylece post-modern 28 Şubat darbesi bu kesimlere uzun yıllar boyunca kullanabilecekleri güçlü bir mağduriyet edebiyatı da sağlamış oldu. Dolayısıyla Erdoğan’ın seküler elitlere ve eski düzene karşı kurduğu söylem, yalnızca ideolojik bir iddia değil, toplumun belirli kesimlerinin dışlanmışlık duygusuna hitap eden güçlü bir siyasal anlatıydı. Onu popüler yapan da buydu.

***

AKP’nin yükselişinin arkasında yalnızca popülist söylem değil, aynı zamanda değişen sınıfsal ittifaklar da vardı. Partinin kurucu kadroları, siyasal İslamcı gelenekten gelen aktörlerden ve Anadolu merkezli muhafazakâr sermaye çevrelerinden oluşuyordu. Ancak popülist bir parti olarak AKP’nin yalnızca iş dünyasının desteğiyle seçim kazanması mümkün değildi. Nitekim parti, çalışan, yoksul ve sosyal olarak dışlanmış kesimlere de somut faydalar sağlayan bir siyasal hat geliştirdi. Yoksul hanelere doğrudan yardım yapılması, koşullu nakit transferleri ve sosyal yardım ağlarının genişlemesi, AKP’nin yoksul seçmenler içindeki desteğini güçlendirdi. Benzer biçimde, sağlık hizmetlerine erişimin genişletilmesi, Yeşil Kart uygulamasının kapsamının büyümesi ve sağlık sistemindeki dönüşüm, özellikle kayıt dışı çalışanlar, düzenli bir geliri olmayanlar ve sosyal güvenceden yoksun kesimler açısından önemli kazanımlar yarattı.

Dolayısıyla AKP, bir yandan muhafazakâr sermaye çevreleriyle yakın ilişkiler kurarken, diğer yandan yoksul ve güvencesiz kesimlere yönelik sosyal yardım mekanizmaları üzerinden geniş ve çok sınıflı bir toplumsal taban inşa etti. Kuşkusuz bu politikaların uygulanabilir hale gelmesinde, 2000’lerdeki ekonomik büyüme, artan sermaye girişleri ve genel olarak elverişli ekonomik koşullar da belirleyici rol oynadı.

***

Fakat 2010’lardan itibaren AKP açısından işler zorlaşmaya başladı. Türkiye ekonomisi, 2000’ler boyunca giderek daha fazla dış finansmana ve kısa vadeli sermaye girişlerine bağımlı hale gelmişti. Bu sermaye akımları ise hem küresel piyasa koşullarına hem de Türkiye’ye duyulan siyasal ve ekonomik güvene bağlı olarak dalgalanıyordu. Dolayısıyla ekonomik büyümenin eski temposunu kaybetmesi, AKP’nin iktidarını yalnızca ekonomik performans üzerinden sürdürmesini giderek daha zor hale getirdi.

Bu süreçte AKP, iktidarda kalmayı güvence altına almak için demokratik sistemi adım adım dönüştürmeye başladı. Önce Fethullahçı kadrolarla birlikte Ergenekon ve Balyoz gibi davalar aracılığıyla, özellikle ordu içindeki Kemalist kadrolar tasfiye edilmeye başlandı. Bu süreç aynı zamanda yargı, bürokrasi, medya ve akademi gibi alanlarda eski rejimle ilişkilendirilen aktörlerin etkisizleştirilmesini de beraberinde getirdi.

Daha sonra 2010 anayasa referandumu yapıldı. Referandum, o dönemde demokratikleşme ve vesayetle mücadele söylemiyle sunuldu; ancak özellikle yargının yapısında yapılan değişiklikler, daha sonra yargı bağımsızlığının zayıflaması açısından kritik bir kırılma noktası oldu.

***

Hikâyenin geri kalanını, yani AKP’nin nasıl düşüşe geçtiğini de bir dahaki yazımda ele alacağım. Bu iki hafta içinde Türkiye’de başka neler olacağını da hep birlikte göreceğiz.