Yükselişten düşüşe AKP hikâyesi-II: AKP rejiminde gerileme ve kriz dönemi

Benim gibi AKP dönemini analiz eden pek çok akademisyen 2013 senesini bir dönüm noktası olarak görür. Çünkü Gezi protestoları hem AKP hükümetine karşı toplumsal tepkinin artık büyüdüğüne alametti hem de bu protestoların ardından Türkiye’de baskıların giderek arttığı yeni bir siyasi dönem başladı.

Yonca Özdemir
15/06/2026 11:16
Yükselişten düşüşe AKP hikâyesi-II: AKP rejiminde gerileme ve kriz dönemi

Benim gibi AKP dönemini analiz eden pek çok akademisyen 2013 senesini bir dönüm noktası olarak görür. Çünkü Gezi protestoları hem AKP hükümetine karşı toplumsal tepkinin artık büyüdüğüne alametti hem de bu protestoların ardından Türkiye’de baskıların giderek arttığı yeni bir siyasi dönem başladı.

Gezi, başlangıçta İstanbul’daki Gezi Parkı’nın yapılaşmaya açılmasına karşı küçük bir çevre protestosu olarak ortaya çıktı; ancak kısa sürede AKP’nin artan otoriterleşmesine, yaşam tarzına müdahalelerine ve kent politikalarına yönelik çok daha geniş bir toplumsal tepkiye dönüştü. Erdoğan Gezi’yi yalnızca bir protesto hareketi değil, iktidarına yönelik ciddi bir meydan okuma olarak algıladı. Haksız da sayılmazdı; toplum şehirli ve görece eğitimli bir kesimi kendisine meydan okuyordu. Demokrasilerde çok olağan olan bu tip protestolar, otoriter eğilimleri güçlü bir liderin elinde muhalefeti cezalandırmaya dönük bir hınç siyasetine gerekçe yapıldı. Nitekim Erdoğan’ın Gezi’yle ilişkilendirdiği kişi ve gruplara yönelik cezalandırıcı uygulamaları hâlen devam ediyor. Bugün Osman Kavala, Can Atalay, Çiğdem Mater ve Tayfun Kahraman gibi isimler hâlâ bu nedenle hapiste.

Bir diğer kritik dönemeç de 2015 seçimleriydi. Haziran 2015 seçimlerinde AKP 2002’den beri ilk kez parlamentodaki çoğunluğunu kaybetti. Hiçbir parti AKP ile koalisyon kurmayınca, Erdoğan iktidarı kaybedeceğini gördü ve ülkeyi Kasım 2015’te tekrar seçimlere götürdü. Bu iki seçim arasındaki dönem, aynı zamanda Kürt çözüm sürecinin çökmesi, Güneydoğu’da şiddetin yeniden tırmanması ve güvenlikçi-milliyetçi söylemin güçlenmesiyle şekillendi. Kasım 2015 seçimlerinde AKP, bu atmosferde parlamento çoğunluğunu yeniden elde ederek iktidarını korumayı başardı. Ayrıca Kürt hareketine kızgın olan Erdoğan’ın MHP ile ortaklığına da kapı açıldı. O gün bugündür de AKP MHP desteğiyle iktidarda kalmayı sürdürmekte.

***

Türkiye’deki otoriterleşme sürecinin en önemli dönüm noktalarından biri de 15 Temmuz 2016’da Fethullah Gülen yapılanması içindeki askerlerin öncülük ettiği darbe girişimiydi. Darbe girişimi sonrasında ilan edilen olağanüstü hâl, geniş bir muhalefet alanını tasfiye etme imkânı sağladı. Binlerce kişi tutuklandı, on binlerce kamu çalışanı ihraç edildi; gazeteler, televizyon kanalları, dernekler ve sivil toplum örgütleri kapatıldı. Bu süreçte hedef yalnızca Gülen hareketiyle bağlantılı olduğu iddia edilen kesimler olmadı; Kürt siyasal hareketi de bu baskıdan payını fazlasıyla aldı. Böylece 15 Temmuz Türkiye’de zaten ilerlemekte olan otoriterleşme sürecini bir üst aşamaya taşıdı.

Bundan sonraki adım ise Erdoğan açısından daha da netti: parlamenter sistemin sınırlamalarından kurtulmak ve yürütme gücünü kendi şahsında merkezileştirmek. Bu hedef de 2017 anayasa referandumuyla büyük ölçüde gerçekleşti. Küçük bir farkla kazandığı referandum sonucunda Türkiye parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçti. “Türk tipi başkanlık sistemi” dedikleri bu yeni ucube sistemde “başbakanlık” kaldırıldı ve yürütme yetkisi büyük ölçüde cumhurbaşkanında toplandı. 2018 seçimlerinde Erdoğan’ın yeni sistemin ilk cumhurbaşkanı olarak seçilmesiyle birlikte, Türkiye’de siyasal güç daha önce görülmemiş ölçüde tek elde merkezileşti. Bu yeni düzende parlamentonun denetim kapasitesi ciddi biçimde zayıfladı; muhalefet de, parlamento çoğunluğu AKP ve müttefiklerinde kaldığı sürece, siyasal karar alma süreçleri üzerinde etkisiz hâle geldi. Yargı da giderek daha fazla siyasallaşarak bağımsızlığını kaybetti.

***

Erdoğan ve partisi AKP, Türkiye’deki tek siyasi güç olmaya ve bu gücü kalıcı biçimde ellerinde tutmayı garantilemeye çalışıyordu; ancak bunu yaparken toplumdaki desteğini de yavaş yavaş kaybediyordu. Nitekim 2019 yerel seçimleri AKP açısından önemli bir kırılma noktası oldu. Bu seçimlerde AKP yalnızca İstanbul’u değil, Ankara’yı da kaybetti. Erdoğan açısından bu yenilgiyi kabullenmek çok zordu. Nitekim İstanbul seçimleri Yüksek Seçim Kurulu kararıyla iptal edilip yenilendi. Ancak tekrar edilen seçimde Ekrem İmamoğlu’nun daha büyük bir farkla galip gelmesi, AKP ve Erdoğan için daha ağır bir siyasal yenilgi anlamına geldi.

Bildiğiniz üzere, 2023 seçimlerine gelindiğinde Erdoğan az bir farkla yeniden cumhurbaşkanı seçilmeyi başardı. Karşısındaki aday Kemal Kılıçdaroğlu, geniş muhalefet desteğine rağmen Erdoğan karşısında başarı sağlayamadı. CHP’nin iktidara çok yaklaşmasına rağmen bu yarışı da kaybetmesi parti içindeki değişim arayışını hızlandırdı. Kasım 2023’te yapılan ve daha sonra “mutlak butlan” tartışmasına konu olan kurultayda Özgür Özel’in genel başkan seçilmesiyle birlikte CHP, daha dinamik, daha mücadeleci ve daha görünür bir muhalefet çizgisine yöneldi. Bu değişim etkisini hemen Mart 2024 seçimlerinde gösterdi.

Mart 2024 yerel seçimleri iktidar açısından ciddi bir şok oldu. CHP yalnızca İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirleri korumakla kalmadı; Anadolu’nun birçok il ve ilçesinde de önemli başarılar elde ederek Türkiye genelinde birinci parti konumuna yükseldi. Bu sonuçlar CHP’nin bir sonraki genel seçimlerde iktidar alternatifi olabilecek bir siyasal güç haline geldiğini gösteriyordu. Elbette bu seçim başarısını tamamen CHP’deki değişime bağlamak doğru olmaz. Artık iyice derinleşen ve can yakıcı hâle gelen enflasyon, yoksullaşma ve gelir eşitsizliği gibi ekonomik sorunlar da toplumda iktidar değişikliği arzusunu güçlendirdi. Ayyuka çıkan yolsuzluk iddiaları da cabası…

***

Son haftalarda Türkiye’de yaşananlara dönecek olursak, bu olanların hepsini yukarıda yazdığım “AKP’nin gerileme” hikâyesine bağlamak mümkün. Nitekim yerel seçimleri bırakın, normal şartlarda bir sonraki genel seçimleri AKP’nin kazanması imkânsız. Artık neredeyse çeyrek asırdır koltuğa yapışmış olanlar ve bu iktidar sayesinde zenginleşip çıkar sağlamış çevreler için tehlike çanları çalıyor. Bu çevreler arasında hükümete yakın iş insanları, kamu ihaleleriyle büyüyen şirketler, parti bağlantıları sayesinde iş bulanlar, bürokraside yükselenler, maaşlı troller ve diğer maddi ayrıcalıklardan yararlanan gruplar var. Dolayısıyla iktidarın devamı yalnızca bir kişinin değil, onun etrafında oluşmuş ekonomik, siyasal ve bürokratik çıkar ağlarının da meselesi. Bu çıkar çevreleri sistemin sürdürülmesi için aktif biçimde çalışıyor ve iktidar değişimini kendi ayrıcalıklarına yönelik bir tehdit olarak görüyor. Muhalefeti zayıflatmaya yönelik türlü türlü hamleler de bu yüzden giderek daha yoğunlaştı. Bu hamleler arasında yalnızca CHP’ye Erdoğan kontrolündeki yargı yoluyla yapılan saldırılar değil, çözüm süreci yoluyla Kürt hareketinin muhalefetten koparılması da var.

Türkiye, artık ya seçimlerin yapılmayacağı ya da gerçek bir muhalefetin rakip olamayacağı koşullarda yapılacağı daha otoriter bir döneme girdi. İktidar, artık gerçek anlamda rekabetçi bir seçimi kazanamayacağını gördüğü için, en güçlü rakiplerini seçim dışı yöntemlerle etkisizleştirmeye çalışıyor. Elbette Türkiye’de seçimler uzun zamandır tam anlamıyla adil değildi. Devlet kaynaklarının kullanımı, kamu medyası, iktidara yakın medya düzeni ve kamu imkânlarının seferber edilmesi nedeniyle muhalefet hiçbir zaman AKP ile eşit koşullarda yarışmadı. Ancak bu eşitsiz koşullara rağmen artık muhalefet seçimleri kazanacak güçte. İşte bütün mesele bu…

Bu sürecin en kritik adımlarından biri, Erdoğan’ın karşısındaki en güçlü cumhurbaşkanı adayı olarak görülen Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması oldu. Ardından CHP’li belediyelere ve belediye yöneticilerine yönelik yargı operasyonları genişledi; çok sayıda belediye başkanı ve belediye görevlisi çeşitli suçlamalarla tutuklu yargılanmaya başladı. Bunların hepsi CHP’nin gücünü kırmaya yönelik siyasal hamleler; ancak bu hamleler toplumda beklenenden daha büyük bir tepki yarattı. 

Unutmayın ki CHP yalnızca bir muhalefet partisi değildir. Erdoğan ve şürekâsının öfke duyduğu rejimin canlı bir sembolüdür; cumhuriyetin simgesidir. Atatürk’ün kurduğu partidir.

Yargıtay’ın mutlak butlan kararıyla Özgür Özel yönetimini görevden alıp Kemal Kılıçdaroğlu’nu parti yönetimine getirmesi, CHP’nin seçimle oluşmuş yeni ve daha mücadeleci yönetimini etkisizleştirmeye yönelik doğrudan bir müdahale olduğu çok açık. Bu hamleyle CHP’yi içeriden bölerek bir yönetim krizi yaratmaya ve partinin genel seçimlere en zayıf hâliyle girmesini sağlamaya çalışıyorlar. Bu süreçte iktidar medya gücünü, yargı mekanizmalarını ve devlet imkânlarını CHP’ye karşı kullanırken, CHP içindeki bazı eski güç odakları da bu saldırıya doğrudan katkı sunuyor. Özel ve ekibi bir şekilde yeniden CHP yönetimine dönebilecek mi, yoksa yeni bir parti mi kurmak zorunda kalacaklar? Bu yaz izleyip göreceğiz.

***

Tüm bunları anlattıktan sonra asıl vurgulamak istediğim nokta şu: AKP başlangıçta popülist sağ bir parti olarak yükseldi. Dindar ve muhafazakâr kesimlerin dışlanmışlık duygusuna hitap etti; aynı zamanda bu kesimlere, özellikle yoksul ve güvencesiz gruplara, belirli maddi ve sembolik kazanımlar da sağladı. Ancak ekonomik koşulların giderek kötüleşmesi, siyasal baskının artması ve iktidarın seçim yoluyla kaybedilme ihtimalinin güçlenmesiyle birlikte, Türkiye’de artık popülist bir siyasetten söz etmek giderek zorlaştı. AKP hikâyesini daha çok popülist söylemin otoriter bir rejim inşasına evrildiği bir süreç olarak tanımlayabiliriz. Bugün Türkiye’de gördüğümüz, toplumsal desteği giderek azalmış otoriter bir hükümetin giderek daha fazla baskı aracı kullanarak iktidara tutunma çabası. Bu sürecin ne zaman ve nasıl sonuçlanacağını tam olarak bilmek mümkün değil, ama artık son evresine girildi.

Türkiye gibi, biraz kör topal da olsa azımsanmayacak bir demokratik geçmişe sahip olan ve 1950’den beri çok partili hayatı içine sindirmiş bir ülkede, toplumun tüm bu olanları kabullenip sessiz kalacağını sananlar yanılıyor. Bu hikâyenin artık sonuna gelindi. İnanıyorum ki, tüm bu yaşananlardan ders çıkarılarak Türkiye’de yeni bir hikâye yazılacak ve bu hikâye öncekilerden daha güzel olacak.

Dünyanın hiçbir yerinde demokrasi çabuk ve zahmetsiz gelmedi. Büyük demokratik devrimler karşıdevrimlerle karşılaştı; demokrasi mücadelesi uğruna savaşlar yapıldı, çok can verildi. Demokrasi uzun soluklu ve çetrefilli bir yol. Türkiye de bugün bu yolda zor günlerden geçiyor olabilir, ama Türk halkı direniyor. Geçenlerde Türkiye’deki bir gazeteci arkadaşın dediği gibi: Her direndiğinizde kazanamıyorsunuz, ama kazandığınızda da direndiğiniz için kazanıyorsunuz. Türk halkı da kazanacak.