KKTC’nin devletlik vasıfları üzerine: Girne’deki deniz faciası ve devlet kapasitesi sorunu
Doç. Dr. Yonca Özdemir’den gemi faciasına ilişkin yanıt bekleyen sorular: Gemi açık deniz seferine uygun muydu? Kaptan ve mürettebat gerekli yeterliliğe sahip miydi? Hava ve deniz koşullarına rağmen geminin limandan ayrılmasına kim, nasıl izin verdi?
Yonca Özdemir
Aslında bu hafta başka bir konu hakkında yazıyordum. Derken sabah uyanır uyanmaz aldığım deniz faciası haberiyle sarsıldım ve başka bir konuda yazamayacağıma, kimsenin de başka bir konuda bir şey okumak istemeyeceğine kanaat getirdim. Nitekim, sorulacak pek çok soru ve istenecek pek çok açıklama var konuda…
***
Öğle saatlerinde Girne Limanı'ndan yola çıkan Filo Denizcilik’e ait hızlı yolcu gemisinin Girne açıklarında su alarak alabora olması ve batması, şu anki rakamlara göre yolculardan sekizinin ölmüş ve 18’inin ise hâlâ ümitsizce kayıp olması yalnızca trajik bir deniz kazası olarak geçiştirilemeyecek kadar ciddi ve üzücü bir olay. Geminin önceki gün olumsuz hava koşulları nedeniyle yapamadığı Girne–Taşucu seferine ertesi gün çıkması, hareketten kısa süre sonra büyük dalgalarla karşılaşması ve kalkıştan yaklaşık 15 dakika sonra su almaya başlaması, facianın kaçınılmaz bir doğa faciası olduğu görünümü verse de, işin bu kadar basit olmadığı aşikâr.
Zaten bu yazıda anlatmaya çalışacağım üzere, devlet dediğimiz mekanizma, öngörülemeyen kazalar karşısında dahi vatandaşlarını korumakla yükümlüdür; ya da en azından öyle olması beklenir. Vatandaşlarının can güvenliğini ve temel haklarını koruyamayan devletleri “zayıf”, daha ileri durumlarda ise “başarısız devlet” olarak nitelendiriyoruz. Başarılı ya da güçlü devletler ise yalnızca krizlere etkili müdahale eden değil, riskleri önceden tespit ederek vatandaşlarını mümkün olan en etkili biçimde koruyan ve gözeten devletlerdir.
Siyaset bilimindeki meşhur “toplumsal sözleşme” teorisi açısından devletin temel meşruiyet kaynağı, yurttaşlarını yalnızca dış tehditlere karşı değil, gündelik hayatın öngörülebilir risklerine karşı da koruyabilmesidir. Devlet-vatandaş arasındaki sözleşme şudur: İnsanlar kendi güvenliklerinin bir bölümünü devlete emanet eder; bunun karşılığında vergi öder, yasalara uyar ve devletin zor kullanma yetkisini kabul eder. Devlet ise yaşam hakkını güvence altına almak, düzeni sağlamak, özel aktörleri denetlemek ve önlenebilir zararları engellemekle yükümlüdür. Bu karşılıklı yükümlülükler yerine getirilmediğinde toplumsal sözleşme zayıflar ve devletin meşruiyeti sorgulanmaya başlar.
Yani, başarılı devlet, yurttaşlarının temel haklarını ve güvenliğini yalnızca krizlere müdahale ederek değil, öngörülebilir tehlikeleri önceden belirleyip düzenleyerek ve denetleyerek koruyabilen devlettir. Bu da demek oluyor ki önemli olan devletin öngörülebilen riskler karşısında gerekli kuralları koyması, bu kuralları ayrım gözetmeden uygulaması, gerekli denetimleri yapması ve bir ihmal yaşandığında sorumluları hesap vermeye zorlamasıdır. Devlet kapasitesi ile toplumsal sözleşme tam da bu noktada birleşir: toplumsal sözleşme devlete koruma yükümlülüğü yükler; devlet kapasitesi ise bu yükümlülüğü fiilen yerine getirebilme gücüdür.
***
Şimdi bu deniz faciası hakkında sorulması gereken sorulardan bir kısmına göz atalım:
- Fiberglas malzemeden üretilen, daha önce ciddi hasar gördüğü ve yıllarca kullanılmadan bekletildiği belirtilen bu katamaran, Girne–Taşucu arasında açık deniz seferleri yapabilecek teknik niteliklere ve denize elverişliliğe sahip miydi? Yoksa yalnızca daha sakin sularda ve kısa mesafeli yolculuklarda kullanılmak üzere mi tasarlanmıştı? Eğer ikincisi doğruysa, bu geminin Girne–Taşucu hattında çalışmasına hangi kurum nasıl izin verdi?
- Gemiyi kullanan kaptan (ve hatta diğer mürettebat), bu tür bir katamaranı açık denizde sevk ve idare etmek için gerekli ehliyete, mesleki yeterliliğe ve deneyime sahip miydi? Eğer değilse, kaptan olarak görev yapmasına hangi kurum nasıl izin verdi?
- Kazanın meydana geldiği günkü hava ve deniz koşulları, seferin güvenli biçimde gerçekleştirilmesine elverişli miydi? Değilse, geminin limandan ayrılmasına hangi kurum (ya da kim) nasıl izin verdi?
Tüm bu sorular, facianın nasıl meydana geldiğini ve sorumlularının kimler olduğunu ortaya çıkarmaya yönelik olup her biri son derece ciddi iddialar içermekte. Şimdi gelelim facianın kendisine…
Kurtarılan bazı yolcular, geminin şiddetli biçimde sarsılmasının ardından paniğin başladığını ve kaptandan geri dönmesini istediklerini, ancak bu taleplerinin dikkate alınmadığını ileri sürüyor. Can yeleklerine ulaşmakta zorlandıklarını söyleyenler olduğu gibi, mürettebatın yolcuların güvenliğini sağlamadan önce kendi canını kurtarmaya yöneldiğini iddia edenler de var. Elbette bunlar henüz bağımsız bir soruşturmayla doğrulanmış ifadeler değil. Bu nedenle kamuoyuna açık, bağımsız ve teknik yeterliliğe sahip bir soruşturma yapılması ve tüm olguların ortaya konması zorunlu. Lakin bu ifadelerden açıkça anlaşılacağı üzere, facia ortaya çıktığında gemi mürettebatının gerekli protokolleri uygulamadığı da net. Nitekim denizcilikte kaptan ve mürettebatın temel sorumluluğu, acil bir durumda öncelikle yolcuların güvenliğini ve düzenli biçimde tahliye edilmesini sağlamaktır. “Suyla şaka olmaz” ve “gemiyi en son kaptan terk eder” ifadeleri de tam olarak bu ağır sorumluluğu anlatır.
***
Bu olayın buram buram ihmal ve vurdumduymazlık koktuğu açık; dolayısıyla işletmeci şirketin sorumluluğu mutlaka ve bütün yönleriyle araştırılmalı. Ancak derslerimde de sık sık söylediğim gibi, şirketler ve şahıslar çıkarları için her şeyi yapmaya meyillidir. Esas önemli olan devletin buna izin verip vermediği, yani gerekli kuralları koyup koymadığı, denetleme yapıp yapmadığı ve kuralları etkin biçimde uygulayıp uygulamadığıdır. Başarılı devleti başarısız olandan ayıran temel nokta tam da budur.
Gündelik dilde bu olaya elbette “kaza” diyen olabilir, ama denmemeli. Eğer kolaylıkla önlenebilecek bir facia birilerinin, özellikle de devletin ihmali ve vurdumduymazlığı sayesinde vuku buluyor ve bu insanların canına mal oluyorsa, lütfen buna kaza demeyin! Kaza kelimesi sorumluluğu ortadan kaldıran bir kelime adeta. Bu tip vakalar çoğu zaman tek bir hatanın değil, birbirine eklenen kararların sonucunda vuku bulur. Bu olayda da geminin bakımı, gövde ve su geçirmezlik durumu, denge hesapları, hava tahminlerinin değerlendirilmesi, limandan çıkış izni, kaptanın seyir ve dönüş kararları, mürettebatın acil durum hazırlığı ve işletmenin ticari baskıları gibi pek çok karar aşaması vardı ve birileri doğru kararları almadı. Bunların kimler olduğu, yani sorumlular, ortaya çıkarılmalı. Fırtına doğal bir olaydır; fakat ağır hava koşullarında sefere çıkmak, uygun olmayan bir gemiye izin vermek veya tehlike ortaya çıktığında doğru davranmamak insanların ve kurumların kararlarıdır. Lütfen sadece şirketi de suçlamayalım. Bir şirketin bu şekilde davranmasına olanak veren devleti ve sistemi de sorumlu tutalım ve sorgulayalım. Ölenlerin geri gelmeyeceğini ve ateşin düştüğü yeri yakacağını da unutmadan…
***
Tüm bunlar bizi “devlet kapasitesi” kavramına götürüyor. Devlet kapasitesi, bir yönetimin yalnızca yasa çıkarması, izin belgesi düzenlemesi veya kriz sonrasında kriz masası kurup açıklama yapması değildir. Devletin aldığı kararları uygulayabilmesi, özel aktörleri denetleyebilmesi, güvenilir bilgi toplayabilmesi, riskleri önceden görebilmesi, kamu hizmetlerini belirli standartlarda sunabilmesi ve yurttaşların hayatını koruyabilmesidir. Başarılı devlet, kazadan sonra ambulans ve helikopter gönderen devlet olmanın ötesinde, mümkünse faciaları gerçekleşmeden engelleyebilen devlettir. Arama-kurtarma çalışmalarının hızla başlatılması önemli bir kapasite göstergesidir; fakat yüzlerce insanı taşıyan bir geminin güvenli olmayan koşullarda denize açılmasını önleyememek, düzenleyici ve önleyici kapasitenin ciddi bir şekilde sorgulanmasını gerektirir.
Üstelik Girne’de dün yaşanan münferit bir olay değil. Ülkemizde sürekli yaşanan ölümlü trafik kazaları da malumunuz. Ya devlet hastanesinde alkol verilip zehirlenen bebekler? Sahte diploma veren üniversiteler mi istersiniz, sahtekarlık yapan tüp bebek merkezleri mi… Bütün bunlar, Kuzey Kıbrıs’ta denetimsizliğin artık münferit olaylarla açıklanamayacak ölçüde yaygınlaştığını gösteriyor. Lütfen artık kabul edelim: KKTC, temel kamusal sorumluluklarını yerine getirme bakımından başarısız bir devlettir. Uluslararası alanda tanınmayan ve dış desteğe bağımlı bir yapının yüksek bir devlet kapasitesine sahip olmasını beklemek belki de fazlasıyla iyimserlik. Ancak belki yine de sınırları içinde yaşayan insanlara daha etkili sağlık, çevre, ulaşım ve güvenlik hizmetleri sunabilirdi—tabii yönetenleri kamu yararını siyasi patronaj ilişkilerine feda etmemiş olsaydı! Velhasıl, KKTC’deki temel problem yalnızca tanınmaması değil; siyasal kurumlarının denetim, özerklik, uzmanlık ve hesap verebilirlik üretememesi. Kısacası, “devletim” demekle devlet olunmuyor.
Tekrar söyleyeceğim: Devlet olmanın en temel ölçütlerinden biri, sınırları içinde yaşayan insanları korumaktır. Bu koruma hamasi açıklamalarla değil; çalışan hastaneler, temiz denizler, solunabilir hava, güvenli ulaşım, etkili denetim ve hesap veren kurumlarla sağlanır. En önemlisi de insanların en temel hakkı olan yaşam hakkını korumakla!
Girne açıklarında batan yalnızca bir gemi değil, KKTC’nin “devlet olma” iddiasıdır. KKTC'nin iddia ettiği gibi “devlet” olduğunu kanıtlaması için yalnızca gerçek sorumluları ortaya çıkarması yetmez; benzer olayların tekrarını önleyecek denetim mekanizmalarını da kurup işletmek zorundadır. Maalesef bu konuda ümitli olduğumu söyleyemeyeceğim. Çünkü KKTC kapasitesi düşük bir devlet. Üstelik bu kapasitenin son yıllarda iyice aşındığı da aşikâr. Seçimler de yaklaşırken bu durumu sorgulamak ve sorumlularından hesap sormak her zamankinden daha büyük önem taşıyor. Nitekim, belki dün o gemide değildiniz ama o gemide siz ya da sevdiğiniz biri de olabilirdi. Belki yarın olacak başka bir “kaza” sizi de etkileyebilir.
***
Hayatını kaybedenlere rahmet, sevenlerine büyük sabırlar diliyorum. Kimsenin asla böyle acılar yaşamaması dileğiyle…