Klinik Psikolog Ayşe Başel Gökkaya yazdı..."Şiddet okul kapısında başlamıyor…"

Çocukların dünyasındaki şiddet ile yetişkinlerin dünyasındaki şiddet gerçekten birbirinden bağımsız gelişiyor olabilir mi?

Ayşe Başel Gökkaya
02/10/2026 12:19
Klinik Psikolog Ayşe Başel Gökkaya yazdı..."Şiddet okul kapısında başlamıyor…"

Son zamanlarda toplumda yaşanan şiddet olaylarını konuşuyoruz. Sokakta, trafikte, sosyal medyada, aile içinde ya da günlük hayatın sıradan bir anında öfkenin ne kadar hızlı biçimde saldırganlığa dönüşebildiğine tanık oluyoruz maalesef. Bir yandan da okullarda giderek daha fazla gündeme gelen akran zorbalığını tartışıyoruz. Çoğu zaman bu iki meseleyi birbirinden ayrı ele alıyoruz. Sanıyorum ki sormamız gereken en önemli soru şu: Çocukların dünyasındaki şiddet ile yetişkinlerin dünyasındaki şiddet gerçekten birbirinden bağımsız gelişiyor olabilir mi?

Akran zorbalığını yalnızca “çocukların kendi arasında yaşadıkları bir problem” olarak görmek, büyük bir sorunun önemli bir bölümünü görmezden gelmemiz demektir ve bu görmezden gelme durumu çok önemli unsurları gözden kaçırmamıza neden olabilir. Çünkü çocuklar ilişki kurmayı yalnızca onlara sözel olarak aktardıklarımızdan öğrenmezler. Bizi izleyerek ve davranışlarımızı imite ederek de öğrenirler. Öfkeyle nasıl baş ettiğimizi, farklı olana nasıl davrandığımızı, güç sahibi olduğumuzda bu gücü nasıl kullandığımızı ve bir çatışma yaşadığımızda hangi dili seçtiğimizi gözlemlerler. Sokakta bir kedi veya köpek gördüğümüzde ona nasıl yaklaştığımızı izlerler.

Bir çocuk, yetişkinlerin birbirini aşağılayarak konuştuğu; hakaretin sıradanlaştığı; trafikte küçük bir anlaşmazlığın tehdide dönüşebildiği; sosyal medyada insanların hiç tanımadıkları kişilere acımasızca saldırabildiği, savunmasız bir sokak hayvanına nasıl hiç tereddüt etmeden şiddet uygulayabildiği bir kültürün içinde büyüyorsa, ona yalnızca “arkadaşına zorbalık yapman çok yanlış” demek yeterli olmayabilir. Çünkü çocuk, sözümüzle davranışımız arasındaki çelişkiyi görür.

Zorbalığın merkezinde çoğu zaman yalnızca öfke yoktur; güç ilişkisi vardır. Bir başkasını küçülterek güçlü hissetmek, farklı olanı grubun dışına itmek, kalabalığın desteğini kullanarak bir kişiyi yalnızlaştırmak, ezmek, korkutarak üzerinde kontrol kurmaya çalışmak… Bunların çocuk dünyasındaki karşılığına “akran zorbalığı” diyoruz. Yetişkin dünyasında ise benzer davranışlar farklı isimlerle karşımıza çıkabiliyor.

Bu nedenle okulda zorbalığı önlemek, yalnızca zorbalık yapan çocuğu cezalandırmakla mümkün değildir. Elbette sınırlar ve sonuçlar olmalıdır. Ancak yalnızca “suçlu çocuk” aramak, davranışı ortaya çıkaran sistemi anlamamızı engeller. Çünkü “suçlu çocuk” yoktur. “suça itilmiş çocuk” vardır. Zorbalığa maruz kalan çocuğun korunması kadar, zorbalık yapan çocuğun bu davranışı neden geliştirdiğinin anlaşılması da bir o kadar önem taşır. Çünkü davranışı durdurmak başka bir şey, davranışın kaynağına ulaşmak ise bambaşka bir şeydir.

Burada ailelere, okullara ve topluma birlikte sorumluluk düşüyor. Çocuklara empatiyi anlatırken yetişkinlerin de empati gösterebilmesi; onlara öfke kontrolünü öğretirken yetişkinlerin kendi öfkelerini nasıl ifade ettiklerine bakabilmesi gerekiyor. “Şiddet yanlıştır” demek önemli bir şeydir; fakat çocuk açısından çok daha güçlü olan şey, şiddete başvurmadan çatışma çözebilen yetişkinleri gözlemleyebiliyor olmaktır. İlk etapta bunları çocuğa öğretmek tabi ki ailenin görevidir fakat ailenin eksik bıraktığı öğretileri de çocuğa vermek eğitim sisteminin görevidir. Temel sosyal yaşam becerilerinden yoksun olarak yetiştirilen bir nesil, örneğin problem çözme becerileri, stresle başa çıkma becerileri, “hayır” deme becerileri, öfke kontrolü gibi toplum içinde doğru fonksiyon sergileyen bir birey olmamızı gerektirecek tüm bu beceriler eksik ise hepimiz eksik olarak büyütülmüş insanlarız demektir. Bizim eğitim sistemimiz akademik donanım sağlamakla kendini mükellef sayıp tüm bu becerileri çocuğun aile ve toplum içerisinde öğrenmiş olması gerektiğini varsayan bir sistem maalesef. Sizce bu hususta sınıfta kalmış sayılmaz mıyız?

Bir diğer önemli nokta ise seyirci kalma kültürümüz. Zorbalık çoğu zaman yalnızca zorbalık yapan ve zorbalığa uğrayan iki çocuk arasında gerçekleşmez. Etrafta izleyenler, gülenler, videoya çekenler, paylaşanlar ya da korktuğu için sessiz kalanlar vardır. Toplumsal şiddette de benzer bir mekanizma görebiliriz. Şiddetin normalleşmesi, yalnızca onu uygulayanlarla değil; ona alışmamız, duyarsızlaşmamız ve sessiz kalmamızla da ilişkilidir.

Bu nedenle çocuklara yalnızca “zorbalık yapmamalısın” demek yerine, “zorbalığa tanık olduğunda ne yapabilirsin?” sorusunun cevabını da öğretmeliyiz. Yardım istemenin ispiyonculuk olmadığını, bir arkadaşını korumanın güçsüzlük değil sorumluluk olduğunu ve bir grubun parçası olmanın yanlış bir davranışa eşlik etmeyi gerektirmediğini anlatmalıyız onlara.

Belki de akran zorbalığı bize yalnızca çocuklarımız hakkında değil, içinde yaşadığımız toplum hakkında da bir şey söylüyor. Çocukların davranışlarını düzeltmeye çalışırken onların önüne koyduğumuz yetişkinlik modellerine de bakmak zorundayız.

Çünkü şiddet okul kapısında başlamıyor. Çocuk okula, içinde büyüdüğü evin dilini, sokağın öfkesini, ekranlarda gördüğü ilişki biçimlerini ve toplumun güç anlayışını da beraberinde götürüyor.

Eğer daha az zorbalığın olduğu okullar istiyorsak, yalnızca çocuklardan daha iyi davranmalarını bekleyemeyiz. Onlara daha iyi bir yetişkin dünyası göstermek zorundayız.

Ve belki de değişimin başladığı yer tam olarak burasıdır: Evde evcil hayvan besleyen veya sokaktaki canlara yemek vermeyi ailesinden öğrenen bir çocukla, kedi veya köpek gördüğünde kovalayan, hastalıklı veya tehlikelilermiş gibi davranan bir ebeveynin çocuğu aynı duygulara sahip olabilir mi? Bu iki çocuğun canlılara, güçsüz olana ve kendisinden farklı olana yaklaşımının aynı şekilde gelişmesini bekleyebilir miyiz? Çocuklara nasıl davranmaları gerektiğini anlatmadan önce, onlara kendimizden ne kattığımıza ve davranışlarımızla nasıl bir rol model olduğumuza bakabilmemiz gerek.

 

Klinik Psikolog Ayşe Başel Gökkaya