NATO zirvesi ve yansımaları: Trump’ı yatıştırma, Erdoğan’ı meşrulaştırma

Kıbrıslı Gazetesi
20/07/2026 10:47
NATO zirvesi ve yansımaları: Trump’ı yatıştırma, Erdoğan’ı meşrulaştırma

2004’ten bu yana Türkiye’de bir NATO zirvesi düzenlenmemişti. Bu açıdan 2026 NATO Zirvesi'nin Ankara’da yapılması elbette önemli. Ama insan yine de sormadan edemiyor: Ortalığı bu kadar velveleye vermeye gerek var mıydı?

Zirve öncesinde 200'den fazla kişi gözaltına alındı; bazıları da tutuklandı. Üstelik bu kişilerin önemli bir bölümü TEMA Vakfı’na mensup, yaşını başını almış insanlardı. Ankara’nın pek çok ana yolu kapatıldı, Ankaralılar adeta kendi evlerine hapsedildi. Yetmedi, liderlerin geçeceği güzergâhlar alelacele makyajlandı; herhalde yabancı konuklar yoldan geçerken şehrin gerçek hâlini görüp üzülmesinler diye!!!

Bütün bunların bir kısmı yabancılara yönelik bildik göz boyama çabası, bir kısmı olağan bir uluslararası toplantıyı kendini gösterme meselesine dönüştüren eziklik, bir kısmı da otoriter devlet reflekslerinin artık iyice sıradanlaşmış hâliydi. Kısacası, NATO zirvesi yapalım derken Ankara’ya küçük çaplı bir olağanüstü hâl yaşatıldı. Fakat bu yazımda bu detaylara girmektense, zirvenin içeriğine ve anlamına dair bir şeyler söylemek istiyorum.

***

Zirvenin ana özelliği, geçen sene Hollanda’nın Lahey şehrinde yapılan zirvede alınan savunma harcamalarını artırma kararlarının somut askerî kapasiteye dönüştürülmesine odaklanmasıydı. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bunu bir “uygulama zirvesi” ve daha dengeli yük paylaşımına dayanan “NATO 3.0” olarak tanımladı.

Bazıları bu zirveyi büyük bir başarı olarak nitelendirdi. Her şeyden önce, Avrupalı liderler ABD Başkanı Donald Trump’a artan askerî harcamalarının kanıtlarını bir nevi takdim ederek onun yol açabileceği bir krizi engellemeyi başardı. Bu arada Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Türkiye’nin sonunda F-35 satın alabilmesinin önünü açabilecek ABD yaptırımlarının kaldırılmasına biraz daha yaklaştı.

Ayrıca, liderler ülkelerine “hoş” birer veda hediyesiyle bile döndüler: Erdoğan her birine üzerine adları kazınmış ve içinde mermi bulunan bir tabanca hediye etti. Bu, söz konusu liderin hangi ülkeden geldiğine bağlı olarak, bürokratik bir kâbus olarak da görülebilir! Zirve sırasında İran’a yönelik hava saldırılarının aniden yeniden başlaması ise toplantıya ayrı bir heyecan kattı.

***

Ankara Bildirisi kuşkusuz son derece yumuşak ve iddiasızdı; ancak beklenen bütün basmakalıp ifadeleri ve moda kavramları içeriyordu.

Zirvenin siyasi açıdan en önemli sonucu, bütün üyelerin Washington Antlaşması’nın kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesine “sarsılmaz bağlılıklarını” yeniden açıklamalarıydı; yani, bir üyeye yapılan saldırının bütün üyelere yapılmış sayılacağı tekrar teyit edildi. Bu açıklama rutin görünse de ABD Başkanı Donald Trump’ın daha önce NATO’ya ve Avrupa’nın güvenliğini savunma yükümlülüğüne ilişkin kuşku yaratan açıklamaları nedeniyle özel önem taşıyordu. Ankara Bildirisi, en azından kısa vadede, ABD’nin ittifaktan kopmayacağına dair siyasi bir güvence verdi. Ancak bu güvence, Avrupa’nın kendi savunmasında çok daha fazla sorumluluk üstlenmesi koşuluyla sunuldu.

Ankara Zirvesi, 2025 Lahey Zirvesi’nde kabul edilen üyelerin 2035’e kadar GSYH’lerinin yüzde 5’ini savunma ve güvenlikle ilişkili alanlara ayırma hedefini yeniden teyit etti. Bunun en az yüzde 3,5’i doğrudan askerî ihtiyaçlara, yüzde 1,5’i ise kritik altyapı, siber güvenlik, toplumsal dayanıklılık ve savunma sanayisi gibi alanlara ayrılacak. Zaten zirvenin temel mesajlarından biri, ABD’nin Avrupa güvenliğindeki göreli yükünün azaltılması ve Avrupa ile Kanada’nın daha fazla askerî ve mali sorumluluk üstlenmesiydi.  Bununla birlikte, savunma harcamalarındaki bu büyüklükte bir artışın sosyal politikalar, kalkınma harcamaları ve kamu maliyesi üzerinde ciddi fırsat maliyetleri yaratacağı da unutulmamalı.

Bazı Avrupalı yorumcular yüzde 5’i gerçek askerî ihtiyaçlardan türetilmiş bilimsel bir ölçüden çok, Trump’ı memnun etmek amacıyla belirlenmiş siyasi bir rakam olarak görüyorlar. İspanya, Çekya ve Slovenya gibi ülkeler bu hedefe mesafeli yaklaşıyor. Nitekim, Rusya’ya daha yakın ülkeler yüksek harcamaları gerekli görürken, güneydeki ülkeler Rusya tehdidini o kadar yoğun hissetmiyor.

Üyeler Ukrayna’ya 2026 yılı içinde askerî teçhizat, eğitim ve diğer güvenlik yardımlarından oluşan toplam 70 milyar avroluk destek sağlama taahhüdünde de bulundu. Ayrıca 2027’de de en az aynı düzeyde yardımın sürdürülmesi kararlaştırıldı. Böylece, Rusya’ya Batı’nın savaşın uzaması hâlinde Ukrayna’ya desteğini kesmeyeceği mesajı verildi. Ukrayna’ya güçlü askerî destek verilirken, Ukrayna’nın NATO üyeliği konusunda ise belirsizlik korundu.

Zirvede savunma sanayisi, yalnızca askerî üretim alanı olarak değil, NATO’nun caydırıcılığının temel unsurlarından biri olarak ele alındı. Üyeler 50 milyar doların üzerinde yeni savunma tedarik anlaşmaları açıkladı. Bunlar arasında uzun menzilli hassas vuruş sistemleri, hava ve füze savunması, insansız araçlar, istihbarat sistemleri ve gelişmiş teknolojiler yer alıyor. Ayrıca, NATO–sanayi ilişkilerini kurumsallaştıran yeni bir strateji kabul edildi. Bu gelişmeler NATO’nun artık sadece devletlerarası bir askerî ittifak olmadığını; teknoloji şirketleri, silah üreticileri, finans kuruluşları ve tedarik zincirleriyle daha sıkı ilişkiler kuran bir güvenlik ekosistemine dönüştüğünü gösteriyor.

Ayrıca, Ankara Bildirisi Rusya’yı Avrupa-Atlantik güvenliği açısından uzun vadeli bir tehdit olarak tanımladı. İran konusundaysa, tabii ki Trump’ın zorlamasıyla, İran’ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiği ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisine saygı göstermesi gerektiği belirtildi. Ancak, Rusya ve İran’a ilişkin açık ifadelerle karşılaştırıldığında, Çin konusunda daha ihtiyatlı bir yaklaşım benimsendi.

***

Zirvenin Ankara’da yapılması, kuşkusuz Türkiye’nin NATO içindeki stratejik önemini görünür hâle getiren bir unsurdu. Karadeniz, Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu, Kafkasya, enerji koridorları ve göç güzergâhları bakımından Türkiye ittifakın kuzey ve güney güvenlik gündemlerinin kesiştiği bir konumda bulunuyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan özellikle NATO üyeleri arasındaki savunma sanayisi kısıtlamalarının kaldırılmasını ve AB üyesi olmayan NATO ülkelerinin Avrupa savunma projelerinden dışlanmamasını istedi. Türkiye’nin AB’nin SAFE gibi savunma finansmanı mekanizmalarına katılma isteği bu bağlamda öne çıktı. Ayrıca Türkiye, “Çelik Kubbe” hava savunma projesine 24 milyar dolarlık ek kaynak ayıracağını ve yüzde 5’lik NATO hedefini 2030’a kadar karşılamayı amaçladığını açıkladı. Lakin F-35 programına dönüş, ABD yaptırımlarının kaldırılması ve Avrupa savunma fonlarına erişim konuları olumlu siyasi mesajlara rağmen henüz kesin ve bağlayıcı kararlara dönüşmüş değil.

Realist yaklaşımları benimseyenler için Türkiye NATO’nun kenarında bulunan sorunlu bir üyeden çok, ittifakın yönünü etkileyebilen bir “salıncak devlet” veya “kilit devlet” olarak tanımlanıyor. Bu görüşe göre Ankara, Rusya ve Batı’yla eşzamanlı ilişkileri, Karadeniz’deki rolü ve gelişen savunma sanayisi sayesinde çok kutuplu düzende NATO’nun vazgeçilmez aktörlerinden biri hâline gelmiş durumda.

Lakin Türkiye uzmanı Henry Barkey zirvenin Türkiye’nin iç siyaseti üzerindeki etkisine odaklanarak Erdoğan’ın zirveyi kendisini Avrupa için “vazgeçilmez müttefik”, Trump için “değerli ortak” ve “küresel arabulucu” olarak göstermek amacıyla kullandığı şeklinde bir değerlendirme yaptı.  Ne yazık ki, Batılı devletler önemli bir ikilem yaşıyor: ABD’nin Avrupa’dan uzaklaşması Türkiye’nin askerî ve jeopolitik önemini artırıyor; fakat bu durum Avrupalıları Türkiye’deki otoriterleşmeyi daha fazla görmezden gelmeye yöneltiyor. Yani zirve, Türkiye’nin güvenlik katkılarını tanımakla kalmadı, Erdoğan’ın içerideki yönetimine de dolaylı uluslararası meşruiyet kazandırdı. Nitekim 200’den fazla insanın gözaltına alınmasına ve pek çoğunun tutuklanmasına rağmen, ve Ekrem İmamoğlu’nun duruşmaları devam ettiği halde, Ankara’da Batılı liderlerden Türkiye’deki demokratik gerilemeye ilişkin pek bir yorum gelmedi. Stratejik önem ile demokratik değerler arasındaki bu gerilim, NATO’nun “demokratik devletler ittifakı” iddiasını iyice zayıflatmış durumda.

***

Genel kanı, Ankara Zirvesi’nin NATO’nun dağılmasını veya ABD ile Avrupa arasında açık bir kopuşu önlediği, fakat ittifakın temel siyasi sorunlarını çözmek yerine ertelediği yönünde. Yani, Ankara Zirvesi bir “strateji kurma zirvesi”nden çok bir ittifakı yeniden dengeleme ve gerilimleri yönetme zirvesi oldu. Avrupa daha fazla para, silah ve sorumluluk üstlendi; fakat NATO’nun yeni güç dağılımının nasıl yönetileceği ve ittifakın ortak siyasi amacı tam olarak açıklığa kavuşmadı.

Genel olarak Ankara Zirvesi NATO’nun kısa vadeli birlik ve caydırıcılık kapasitesini güçlendirdi. Ancak daha kapsayıcı bir küresel güvenlik yönetişimi açısından sonuçlar tartışmalı. Bu zirve daha barışçıl ve evrensel bir uluslararası güvenlik düzeninin kurulması açısından oldukça eksik bir adım oldu. Nitekim, askerî güç güvenlik için gerekli olabilir, ama diplomasi ve iş birliğine dayalı güvenlik mekanizmalarının yerini asla alamaz.

Başka bir eleştiri daha yapmak isterim. Günümüzde, hem ülkemizde hem de dünyada, otokrat liderlerin suyuna gitmek, hatta fırsat buldukça onları övmek, “yatıştırma politikası” diye pazarlanıyor. Adına da “kutuplaşmadan kaçınma” ya da “dengeleri gözetme” deniyor. Oysa bu, günü kurtarmaya çalışan oldukça vizyonsuz bir strateji. Kısacası, İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’i tenzih ederek söylüyorum, krala “çıplak” diyebilen lider pek kalmadı. Uluslararası siyasette ciddi bir ahlaki çöküş yaşanmakta. Unutmayalım ki dünyadaki tüm önemli değişimleri cesur liderler gerçekleştirmiştir.

Nitekim, NATO Zirvesi’ne Rutte ve Avrupalı liderlerin Trump’a yönelik ölçüsüz övgüleri de damgasını vurdu. Avrupalı liderler NATO’yu kurtarmak adına Trump’ın hoşuna gitmeye uğraşarak kendilerini küçük düşürmeyi seçtiler. (Neyse ki bu konuda bazı cesur gazetecilerin eleştirilerine maruz kaldılar.) Lakin bu yaklaşım bu liderlerin ve genel olarak Batı’nın saygınlığına ciddi zarar veriyor. Övgü, tören, savunma harcaması ve silah alımı yoluyla Trump’ı yatıştırma politikası, Avrupa’ya kalıcı bir güvence değil, en fazla kısa süreli olumlu bir basın havası kazandırıyor. Bu açıdan Ankara Zirvesi’nin başarısı, NATO’nun sorunlarını çözmesinden çok Trump’ın öfkesini geçici olarak kontrol altında tutabilmiş olmasından kaynaklanıyor. Buna da başarı denilir mi? Bence denilmez. Avrupa’nın Trump karşısındaki “kendini küçük düşürme” tutumu bir güvenlik stratejisinin yerini tutamayacak. Zaten Trump’ın modu saat başı değişiyor; ona göre denge tutturmaya çalışanın işi zor.

Son söz: Emel Memiş Hoca’nın, haksızca tutuklanmış diğer NATO tutuklularının ve Deniz Göktaş’ın bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını diliyorum. Nitekim dünyayı silahlar değil, doğayı korumak, bilim ve her şeye rağmen gülebilmek kurtaracak!